nav_bar_left Anasayfa arrow Arşiv arrow YIL:1 SAYI:1 arrow KAPİTALİSTTEN SOSYALİSTE KADIN (İNSAN) HAKLARI DÖNÜŞÜMÜ SÜRESİNCE KÜRESELLEŞME
 

Ebsco
E-dergimiz EBSCO Host
tarafından taranmaktadır.


E-Dergimiz Index Copernicus 
tarafından taranmaktadır. 

Asos
E-dergimiz Asosindeks tarafından
taranmaktadır.

Ana Menü
Anasayfa
Editorden
Künye
Yazım Kuralları
Arşiv
Arama
İletişim
Arşiv
YIL:5 SAYI:2
YIL:5 SAYI:1
YIL:4 SAYI:2
YIL:4 SAYI:1
YIL:3 SAYI:2
YIL:3 SAYI:1
YIL:2 SAYI:2
YIL:2 SAYI:1
YIL:1 SAYI:1
YIL:1 SAYI:2
Web Stats
Son Eklenenler

KAPİTALİSTTEN SOSYALİSTE KADIN (İNSAN) HAKLARI DÖNÜŞÜMÜ SÜRESİNCE KÜRESELLEŞME PDF Yazdır E-posta

 

 GİRİŞ

Okt.Fatma KESİRİKLİOĞLU

Kafanızda yoksulluğun, şiddetin, ayırımın olmadığı bir dünya; herkesin gereksiniminin karşılandı-ğı ve insan haklarının korunduğu bir dünya; kadın haklarının gelişiminin hem bir amacı hem de bir aracı olduğu bir dünya canlandırın... Gerçek eşitliğe giden yol uzun ve engebelidir; tutumlar, yasalar, politika-lar, ekonomik sistemler, sosyal ve politik yapılar ve öz değerler açısından önemli değişiklikler gerektirir. Bugünlerde küreselleşme süreci, cinsel kimlik eşitliğine giden yol üzerindeki en önemli savaşımı temsil etmektedir. Bu yüzden, "küreselleşmeyi yeniden-yaratma" yoluyla eşitlik görüşünü hayata geçirecek biçimde ortak yaratıcılık ve enerji kullanılmak zorundadır.
"Küreselleşme Kuramı"nın önde gelen yorumlamalarından bazıları haline gelmiş olan kaynaklar, en genel anlamıyla günümüzün geç kapitalizm çağında rol üstlenmiş çok sayıda faktörle boğuşma konu-sunda kendi genişlik ve kapsamlarını getirmiş olanlardır. İster insanların, kapitalin, teknolojinin, medya-nın ve ideolojilerin içinde devindiği "duyargalar"ın çağrışım yapan biçimleri, ister postmodernliğin "za-man-uzam sıkışması" ile gösterildiği gibi birikmenin değişen biçimlerindeki politik ekonomik dönüşüm-lerin genel incelemeleri aracılığıyla olsun, küreselleşmenin makro kuramcılarının en önde gelen isimle-rinden bazıları dünyamızı saran sosyal ve ekonomik değişimler ve hareketlerin dolaşımıyla ilgili güçlü modeller sunmaktadır. Ama bunların belirli yerlerde, belli insan grupları için ve hangi amaçlarla nasıl yapılandığı konusunda çok az kesinlik vardır. Elbette birçok güzel araştırma makro yapısal analizlerle eti ve kanıyla insanların yaşamları arasında bir angajmanın önemini kanıtlamıştır; sürekli değişen yerlerle kültürel ve politik düzenlenişler içinde sınırlıdırlar. Bununla birlikte, genellikle sosyal bilimler içinde küreselleşmenin tanımlayıcı kaynakları haline gelmiş olan çalışmaların birçoğu bu bağlantıları angaje etmeyen makro analizler olmuştur.
Günümüz dünyasında toplumsal ayırımları şiddetlendiren, her şeyin üzerine etiket koyan ve haya-tın bütün alanlarını kendi girdabına sürükleyen, özgürce yükselen kapitalizmin bir eleştirisine ve onun bir alternatifine gereksinimimiz var. Toplum (halk) ve eşitlik için radikal feminist bir isteği garip ve aynı zamanda hoş olarak düşünen veya onu çağdaş radikal bir program için önkoşul olarak gören bir alternatif olmalı. Bu alternatif, Sklair'ın ortakçı demokrasi, sosyalist küreselleşme ve evrensel insan haklarının kültür ideolojisi olarak adlandırdıkları ile kapitalist küreselleşme arasındaki bağlantılar yoluyla kapitalizm dışına bir yol arayışının sonucunda ortaya konmuş olabilir. Böyle bir dönüşüm, tüketiciliğin kültür ideo-lojisinin yavaş yavaş ortadan kaldırılması ve bunun insan haklarının kültür-ideolojisi ile yer değiştirmesi sayesinde başarılabilir. Bu, kısaca değerlerimizin temelini ve kültürümüzün ana odağını oluşturan mülki-yetimizin yerine, hayatımızın evrensel olarak kabul edilen insan hakları sistemine ve diğerlerine karşı olan ve bu hakları zorunlu kılan sorumluluklara bakarak yaşanması gerektiği anlamına gelir. Bu, tüketimi durduracağımız anlamına gelmez. Haklarımız ve sorumluluklarımıza dayanarak tüketimimize değer biçe-ceğimiz anlamına gelir. Bu tartışmanın temel dürtüsü, insan haklarının kültür ideolojisini, kapitalist küre-selleşmenin göreceli olumlu bir etkiye sahip olduğu sivil ve politik alanlardan, kapitalist küreselleşmeye etkili bir karşı koymayı gösteren ekonomik ve sosyal alanlara gerçekten genişletme yoluyla, kapitalist sınıf polarizasyonu ve ekolojik yetmezlik krizlerinin üstesinden gelmeye ciddi olarak başlayabileceğimiz-dir. Ancak politik gerçeklik, bu değişimin üstesinden doğrudan gelinemeyeceğini zorla kabul ettirir, bu bir dizi geçiş evresinden geçerek ilerlemelidir. Kapitalizm ve sosyalizm, kusursuz kategoriler değildir. Tıpkı sosyalist uygulamaların kapitalist toplumlarda varolabildiği gibi (örneğin; toplumdaki herkesin tatmin edici temel hayat standardından memnun olmasını sağlamak), kapitalist uygulamalar da sosyalist toplumlarda (örneğin karı arttırmak için işçi çıkarmak) bulunabilir ve bulunmaktadır. Sorun; üstünlüğe ilgi duyan, statükoyu savunan (onun tarafından geliştirilse bile) ve temel değişim için zorlayan hegemon-yadır.
Hegemonyaya karşı duruşun yada yapıcı bir tutumla alternatif arayışının kadın (insan) hakları ba-kımından tanımlanmasında kültür değerlerinden yararlanma, kültürü çağdaş gereksinimler çerçevesinde koruyarak yenileme ve yeniden yaratma hakkı evrensel insan haklarındandır.
KAPİTALİST KÜRESELLEŞMEYE ALTERNATİFLER
Kapitalist ve sosyalist uygulamaların toplumlar açısından değerlendirilmesi ve dönüşüm sürecinin açıklanabilmesi için, toplumun gerçekten varolan durumundan başlanmalıdır. Üç genel toplum tipinden söz edebiliriz: İlki, göreceli zengin parlamenter demokrasiler (her ne kadar kusurlu olsalar da), ikincisi göreceli yoksul otoriter devletler, üçüncüsü de yoksul güçsüz devletler. Birinci grup birinci dünya ülkele-riyle beraber Asya'nın bazı NIC'larını ve Latin Amerika'yı kapsar. İkinci grup demokratik olmayan ve komünist kalan devletlerden oluşur. Üçüncü grup dünyanın geri kalanından meydana gelir (birçok küçük, yoksul ülke). Kolonyalizm, küçük dereceli yerli kapitalizm, kapitalist küreselleşmenin bağımlı gelişimi, sosyalizm ya da komünizmin bazı çarpıtılmış formları yoluyla başarılmış olsa da, gerçek sosyalizmin, öncelikli olarak belirli bir ekonomik gelişim düzeyine sahip olamayan bir tipi hakkında konuşmak anlam-sızdır.
Birinci dünyadaki ve NIC'taki toplumlar teorik olarak kaynaklara, sosyal hareketlilik potansiyeli-ne ve politik sistemlerin, kapitalist küreselleşmeden, tamamen toplumun yararı için demokratik olarak seçilmiş otoriteler tarafından kontrol edilen pazarlardaki geçiş düzeyine geçişin başlaması açıklığına dayanan bir durumdadır. İkinci grupta, örneğin Çin'de her ne kadar pazar sosyalizmi ve kapitalist küresel-leşmenin kombinasyonu ekolojik yetersizlik ve sınıf polarizasyonu, krizlerinin yoğunluğunu başlatmış olsa da, Çin bir pazar sosyalizmi formunu daha önce oluşturmuştur. Üçüncü grup için devletlerin zayıflığı ve toplumların yoksulluğu planlamanın zor olduğu anlamına gelir, ama paradoksal olarak bazı toplumlar için toplumsal problemlerin uygun yollarla çözülmesinde değişiklik yapmak daha kolay olabilir. Her ne kadar bu bir çok zayıf ve yoksul ülkenin ekonomik açıdan hiçbir derecede yeterli olarak gelişebilmesi mümkün değilse de, paradoksal olarak kapitalist küreselleşme ya tam anlamıyla çalışmaya zorlanabilir ya da buna başarılı bir şekilde karşı çıkılabilir. Bu karşı çıkış; örneğin endüstriyel ürünlere ve doğrudan gıda üreticilerine eşit ücretlerin ödenmesini sağlamak ve yabancı yatırımların, yoksul ülkelerde durumu iyiye gidenlerden değil de durumu kötüleşenlerden kar elde etmesini sağlamaktır. Kapitalist küreselleşmenin şartları altında, dünyanın geri kalan ülkelerinin bu dönüşümlerin üstesinden gelmesi, birinci dünyanın güçlü ülkelerinin, örneğin radikal olarak seçilmiş hükümetlerin, desteği olmadan son derece olanaksızdır.
Kapitalist küreselleşmeye başlıca popüler alternatif, çoğunluğu küçük ölçekli yerleşim birimlerin-de olmak üzere, bütün dünyada faal ve karlı olan ortakçı demokrasinin bir çeşitlemesidir. Küreselleşmey-le sistematik olarak bağlamak için hiçbir girişimin farkında olmasak ta ortakçı sosyalizmin uzun bir tarihi vardır. Kendine güven ve yerleşim gündemi, kapitalist küreselleşme ve onun sosyokültürel kozmopolitliği ile güçlü ekonomilere yönelik potansiyeli (genellikle gerçekleşmeyen) hakkında en değerli olan şeyi yi-tirmiştir.
Ortakçı demokrasilerin küresel olarak nasıl yayılabildiği hakkında düşünmek pazar sosyalizmi ü-zerine araştırma ve teoriler ile teşvik edilmiştir. Kapitalizmin pazar olmaksızın olması olanaksız olsa da, pazarlar kapitalist üretim biçimi ya da kapitalistler olmadan da varolabilir anlamında bakıldığında pazar-ların kapitalizm ile özdeşleştirilmeleri gerekmez. Schweickart'ın anlamlı bir şekilde savunduğu gibi, kapitalistlerin "işlevsel açıdan modası geçmiştir. Kapitalistlerin kapitali arttırmaya, endüstriyi yönetme-ye ya da yeni ürün ve teknolojiler yaratmaya artık ihtiyaçları yoktur. Bu işlevlerin yerine getirilmesi için daha başka, daha iyi yollar vardır". Pazar sosyalizmi kuramcıları arasında yaygın olan bu tartışma; kapi-talizm küreselleşmeye ihtiyaç duyarken küreselleşme kapitalizme ihtiyaç duymaz, tartışmasına ayna tutar.
Pazar sosyalizmini beraberinde getirmek ya da onu herhangi bir ölçekte (kapitalizm için yokken) başarılı kılmak için kesinlikle güvenilir bir proje yoktur. Bununla birlikte bunu kapitalizmden ayırmak için kesin minimum şart; uluslarötesi kapitalist sınıfları ve onun yerel üyelerinin belirmesini engellemek amacıyla, üretim, dağıtım ve değişimin karşılığı olan özel mülkiyetin küçük ölçekli girişimlerle sınırlan-dırılmasıdır. Özel mülkiyetin küçük ölçekli girişimlerle sınırlanması gerektiği konusunda başka iki neden daha vardır. İlki, ancak bu yolla, tüketiciliğin kültür-ideolojisini tam olarak dışarıda bırakma-azaltma, insan hakları ve sorumluluklarında daha çok yardımcı olan bir kültür-ideolojisi ile yer değiştirme konu-sunda gerçekçi bir olasılık söz konusu olabilir. Kapitalist küreselleşmeyi işleten şey, her zaman daha büyük ve kazançlı olmak ve sahipleri için sermaye biriktirmek için anonim şirketlere duyulan sürekli gereksinimdir. Büyümelerindeki, onlarla birlikte çalışan insanlar üzerinde, işlettikleri ülkelerde ve bütü-nüyle gezegende (ekolojik yetmezlik krizinin yoğunlaşması) zorla kabul ettirilebilen bu zarar, konu dışı değildir. Ama kesinlikle onların en önemli önceliği de değildir. Örneğin J. K. Gibson-Graham kapita-lizmin hem biçim hem de anlam açısından monolitik olduğu maskülenist bir heteronormativite yazısı olarak küreselleşmeyle ilgili yazıları betimlemek için tecavüz metaforunu kullanır. Küreselleşme senar-yoları ve tecavüz senaryoları yalnızca aynı dili paylaşmakla kalmaz. (örneğin, ortak "içine girme" termi-nolojisi ve "bakire" pazarlar/bölgeleri delme fırsatları) Aynı zamanda "senaryolaştırılmış bir gücün hem cinsel kimlikli hem de ekonomik şiddetin geçişken ve sosyal alanlarında işleme biçimleri… (ve) karşılıklı olmayan bir içine girme eylemini normalleştirir... İçine girme deneyiminden sonra -komodifikasyon, pazar, içerme, proleteryenleştirme, MNC (Multinational Corporation) istilası yoluyla- asla yeniden kaza-nılamayacak bir şeyler kaybolur". İkinci olarak, daha küçük, birbiriyle ilişkili ortakçı toplumlar polari-zasyonu azaltabilir ya da azaltamayabilir. Ama başlıca TNC'ler (Transnational Corporations) sınıf pola-rizasyonu yaratmaya eğilimlidir. Asıl sınav, bu toplulukların en yeterli olanları gerçek ekonomik verimli-liği yaratmak için bir araya geldiklerinde ortaya çıkar. Bu da asla gerçekten bir pazar sosyalizmi biçimi olamaz. Kapitalist ve sosyalist küreselleşme arasındaki özel mülkiyetin ve kontrolün küçük girişimlerle sınırlandırıldığı ve büyük girişimlerin gerçekten sosyalize olduğu geçiş aşaması, ortakçı demokrasi olarak adlandırılabilir. İlke olarak, demokratik politik sistemlerdeki çoğunlukların radikal dağılım, paylaşma, yukarıda tartışılan pazarların gücü üzerindeki sınırlama biçimi vaat eden partiler için oy kullanabildiğin-den kuşku duymaya hiçbir neden yoktur. Bu, ilerici politikacılar ve kitle iletişiminin kontrolünü elinde bulunduranlar kapitalist küreselleşme ve onun en az arzu edilen sonuçlarını; sınıf polarizasyonu ve ekolo-jik yetmezlik krizleri, arasındaki ilişkileri anlamaya başlasalar bile mümkün olabilir. Kapitalist küresel-leşmeye karşı hareketin ana görüşünün gündeme getirdiği şey budur. Peki ama zaten var olan küçük filiz-ler büyümek durumunda olsalar bile, ortakçı demokrasi ötesinde yatan şey nedir?
SOSYALİST KÜRESELLEŞMENİN KÖKENLERİ
Sosyalist küreselleşme ekonomik, politik ve kültür ideolojisi alanlarındaki uluslarötesi bir uygu-lama sistemidir. Sosyalist küreselleşmenin prensipleri üzerine organize olmuş bir toplumda ekonomik uluslarötesi çalışmalar için karakteristik geleneksel biçim, kartel arayışı, uluslarötesi büyük şirket kuru-luşları değil, çeşitli şekillerdeki üretici-tüketici kooperatifleri P-CC(Producer-Consumer Co-operative)ler olmalıdır. Tıpkı ana TNC'lerin pek çok hissedara sahip olması ve bunlardan bazılarının birkaç TNC'de çıkarları olması gibi, sosyalist küreselleşme de bazı kişileri bazı PCC'lere bağlanmaya teşvik edecektir. Bu, çağdaş tüzel vatandaşlık tartışmalarında hayli etkili olan hisse sahipleri kavramı için yapılanlara ben-zerlik gösterir. Ciddi biçimde ele alındığında (nadiren olur) bu, kapitalist toplumlarda sosyalist çalışmala-ra benzer bir şey meydana getirebilir.
Küresel toplumlarda olgunlaşmaya çabalayan sosyalist küreselleşmenin küçük tohumlarıyla ilgili pek çok örnek vardır. Bilim adamları ve eylemcilerin dikkatini çekmiş olan böyle bir deneyim, Porto Alegre şehrinde bütçe karar alma mekanizmasında yer almak için 50.000'den fazla aileyi seferber eden Brezilya İşçi Partisi (PT) tarafından ortaya atılan popüler bir katılımdır. Zamanın, enerjinin, yeteneklerin ve motivasyonun bütün tahmin edilen zorluklarına rağmen, Porto Alegre bazı gerçek demokrasi derecele-rinin bireyler, gruplar ve idari uzmanlıklarını geliştirmek için politik isteğe sahip olan seçilmiş otoriteler sayesinde kazanılabileceğini kanıtlamıştır.
Bu Brezilyadaki kapitalizmi yok edememiş ve bu hareket kapitalizmin zayıflamasına etki etmiş olsa da, Fung ve Wright'ın 'yetkilendirilmiş katılımcı yönetim' dediği şeyin böyle bir genişlemesinin mümkün olabileceğini göstermiştir.
Ortakçı demokratik yollar boyunca organize olmuş küçük dereceli başka pek çok topluluk da zaten vardır. Hindistan'daki SEWA'nın (Self Employed Women's Association) Kadınlar Destek Ağı buna çok güzel bir örnektir. Birinci dünyada daha refah içinde olan toplumlar için bu pek ilgili gibi gö-rünmese de çok sayıda sosyolojik araştırma küçük iş yerleri, kentsel bağlantılar ve varolan refah arasında bir bağlantıya işaret eder. Örneğin, Tolbert ve arkadaşları, 1940'larda Amerika Senatosu Küçük Çaplı Ticaret Komitesine rapor edilen ve küçük çaplı iş yerlerinin karakterize ettiği şehirlerin büyük işyerlerinin karakterize ettiği şehirlere göre daha yüksek dereceli refaha sahip olduklarını gösteren bulguları aktar-maktadır. Tartıştıkları bu ve sonradan ortaya çıkan araştırma küresel kapitalizmin vaadine bir karşı çıkışı gösterir. Kentsel bağlantıların önemi, de Tocqueville ve ilk Şikago Okuluna ve daha çok son günlerdeki ev ve iş yerleri arasındaki üçüncü yer (günümüzde bir çok toplumda bu üçüncü yerin, alışveriş merkezi olması muhtemel olsa da) hakkındaki daha yeni oluşmuş tartışmalara kadar uzanır. Sosyoekonomik refah gelir, eşitsizlik ve yoksulluk oranı ve işsizlik ile; sivil toplum ise üçüncü yerler, var olan küçük imalatçı, aile çiftlikleri, kurumlar ve dinsel mezhepler ile ölçülür. Amerika'da 3000'den fazla ilçeden oluşan bir veri tabanında, refah ve sivil toplum arasında, yerel işyerleri ve birliklerin toplumda iyice yerleşmeleri büyük uluslarötesi anonim şirketlere göre daha olasıdır açıklaması ile tutarlı olarak anlamlı bir bağlantı bulunmuştur. Bu bulgu, dünya üzerinde, toplumları TNC'lerin varolması ya da yeniden yerleştirilmesiyle yok edilmiş olan pek çok kişiye doğru gibi gelecektir. Sosyalist küreselleşme, insanların ekonomik ve sosyal haklarının (sosyo-ekonomik refahta yeterli bir seviyeye kadar), onların sivil ve politik haklarının bir parçası olduğu anlamına gelir, bunun tersi de doğrudur. Tolbert ve arkadaşlarının tavsiye ettiği yerel kapitalizmin başlıca TNC'lerin küresel kapitalizmine göre, üretici-tüketici kooperatifleri ile daha fazla ortak noktası vardır, ancak ikisi de daha geniş toplumsal otoritelerin desteğine gereksinim duymaktadır.
İsmen komünist bir toplum olan Çin'de kırsal kesimdeki kadınların kooperatifleri örneği bu görüşü destekler. Chen, ilk kadın kredi kooperatifleri ve onların destek organizasyonunu, Çin Endüstriyel İşbir-liği Promosyonu için Uluslararası Komitesi, araştırmıştır. Çinli kadınlar kooperatiflere, kaynaklar, özel-likle toprak, kredi, iş, eğitim ve bilgiye erişim problemlerini çözmeye yardım etmek için katılmıştır. Chen, Yerel İşbirliği, Uluslararası Komite, ve Bütün Çin Kadınları Federasyonu (parti organizasyonu) arasındaki dürüst ilişkilerin bu kooperatiflerin başarısı, özellikle kadınlara verilen banka tedavülü, için çok önemli olduğunu gösterir. Ama ulusal bir yasal çatının yokluğunda, bu kooperatiflerin geleceği te-min edilememiştir. Güçlü bir devletin olduğu yerde, yerel ekonomik girişimleri şekillendirme ve koordi-ne etmek gereklidir, ama yerel devletler liderleri politik iradeye sahipse bunu harekete geçirebilir (Porto Alegre ve Brezilya'da olduğu gibi).
Sosyalist küreselleşme için politik uluslarötesi uygulamaların karakteristik kurumsal biçimi, özel yararlar için küresel sistem organizasyonuna odaklanmış uluslarötesi kapitalist sınıfa değil, gerçek de-mokratik karar-almalar temelindeki daha büyük politik ve/veya ekonomik birimlere giren PCC'nin özerk toplulukları olacaktır. Kültür-ideoloji alanında da sosyalist küreselleşmenin karakteristik kültür-ideoloji uluslarötesi uygulamaları, neredeyse her uygulamayı ikinci sıraya koyan ve tüketiciliğe değer veren bir kültür-ideolojiyi değil, evrensel insan hakları ve ekolojik yeterliliği olumlu bir şekilde teşvik eden çok çeşitli kültürel ideolojik uygulama ve değerler için yer sağlar.
Kapitalist ve sosyalist küreselleşme arasındaki karşılaştırma, bu yüzden, yalındır. Uluslarötesi a-nonim şirketler demokratik olmadıklarına, ilk amaçları davranışlarından etkilenmiş toplumların refahını dikkate almaksızın sahip oldukları ve küresel olarak kontrol ettikleri kişiler için kar yapmak olan sıra dışı varlıklar olduklarına göre, PCC'ler de kendi toplumlarının kökeni ve ittifak kurdukları toplumların refa-hını geliştirmek için organize olacaklardır. Kapitalist küreselleşme altında, milyonlarca insan (ve yüzler-ce TNC) ülke içinde ve yurt dışında (ortak hayırseverlik) olanakları kıt ve daha şanssız olanlarla kendi refahlarının bir bölümünü paylaşmaya hazır gibi görünürler. Bu yüzden, yardımsever ve fedakar uygula-maların daha verimli organize edilebileceğini, hatta sosyalist küreselleşmeyi teşvik eden sosyal ortam içinde daha geniş çapta yayılabileceğini varsaymak tamamen hayali değildir. Sosyalist hatlar boyunca organize olmuş uluslarötesi PCC'lerin üreticiler, tüketiciler ve çevrenin yararına işleyememesi için hiçbir neden yoktur.
Uluslarötesi kapitalist sınıflar, politik etkileriyle sektaryen ekonomik çıkarlarını arttıracak biçimde işlerken, özerk toplumlar ve daha büyük politik birimlerinin bireysel çıkarlar (örneğin hayat döngüsünün farklı evrelerindeki ailelerin ve bireylerin özel çıkarları), toplumsal çıkarlar (farklı kaynak bağışları çerçevesinde) ve daha büyük ortaklıkların çıkarları arasındaki dengeyi daha iyi bir şekilde idare etmeleri daha olasıdır. Tüketiciliğin kültür-ideolojisi, gezegenin taşıma kapasitesi ya da kaynaklarına çok aldır-madan tüketimi teşvik ederken, insan haklarının kültür-ideolojisi, dünyadaki herkesin temel ihtiyaçlarını karşılama yönündeki gerçek çabaları teşvik edebilir ve farklı tarih, kapasite, tercih ve inançlara sahip insanlar için hoş ve doyurucu yaşamlara sahip olmaları konusunda gerçekçi bir çalışma çerçevesi verme-ye başlayabilir.
Kapitalist küreselleşmeye bu alternatif, elbette kulağa oldukça ütopik gelmektedir. Birçok kişi bunun çekiciliğine katılacaktır, ama pek çok kişi de uygulanabilirliğini sorgulayacaktır. Bu bizi kendi toplumumuza bakmaya ve bu değişikliklerin yapılandırılabileceği bu uygulama ve değerleri tanımlamaya zorlamaktadır. Yukarıda tartışıldığı gibi, olduğumuz yerden ve şimdiki halde Birinci Dünya'nın görece zengin ülkelerinin birinde bulunan yazarın olduğu yerden başlamalıyız. Tipik olarak, bu pek çok kişinin tüketiciliğin kültür-ideolojisinin meyvelerinden hoşlanan, ama aynı zamanda ekolojik krizin çeşitli görü-nümleri hakkında kaygılanıyor gibi göründüğü, genel refah düzeyinin yüksek olduğu, bir yandan da sınıf polarizasyonu krizini sürekli hatırlatan şeylerin bulunduğu bir toplumdur. Böyle bir toplum kapitalist küreselleşmeden sosyalist küreselleşmeye doğru hareketine nasıl başlar ve neden bu toplumun üyeleri bunu yapmak ister? Anti-kapitalist ve anti-küreselleşme hareketleri ve ağıyla ilgili kanıtlar hayat tarzla-rımız hakkındaki (zenginlerin duygusal ve ruhsal krizleri, yoksulların da bedensel ve eğitimsel yoksunlu-ğu etrafında dönen) açıkça büyük bir tatminsizlik olduğunu ortaya koymaktadırlar. Kapitalist küresel-leşmeye alternatif önerirken, bu hareketlerin pek çoğu, nadiren ikisini birleştirerek, ya sınıf polarizasyonu veya bölgesel polarizasyon (Üçüncü Dünyaya karşı Birinci Dünya) ya da ekolojik yetmezlik (Yeşil hare-ket), sorunlarına odaklanma eğilimi göstermektedirler.
İnsan haklarının küreselleşmesi, ortakçı demokrasi ile sosyalist küreselleşme arasındaki mantıksal ve devamlı bağdır. Evrensel insan haklarının başarısının kapitalist küreselleşme (kapitalizm, herkes için daha iyi bir hayat sağlama konusundaki sözde üstünlüğüyle uzun vadede sadece kendini doğrulayabilir) şartları altında olanaksız olduğu gösterildiğinde, bu küreselleşmenin diğer bazı biçimlerinin evrensel insan hakları bütün insanlar için gerçekleştirilecekse gerekli olacağını takip eder. Ancak bu, Pateman'ın hatırlattığı gibi, bir tarafta demokrasinin küresel bir dilinin yaratılması diğer tarafta ise 'evrensel insan hakları fikrinin yerel, özel ve sosyal ve kültürel farklılıklarının savunucuları ile kuramsal saldırı altında olduğu' paradoksunu ortaya çıkarabilir. Demokratik sistemler azınlıklara eziyet etmeye alışkındır. An-cak P-CCler bu tür sonuçlardan kaçınabilirse, pek çok kişiyi bunun kapitalist küreselleşmeye bir alternatif olduğuna inandırma umudunu ayakta tutabilecektir. Sosyalist küreselleşme, bu şartlar altında, sınıf pola-rizasyonu ve ekolojik yetersizlik krizlerinin üstesinden gelmek için inandırıcı bir çerçeve kurmaktadır. Hiçbir şey yapmamak, uzun vadede uygulanabilir bir seçenek olmayacaktır.
Ayrıca, insan haklarının küreselleşmesini ciddi biçimde ele almak, bir yandan sivil ve politik hak-lar ile diğer yandan ekonomik ve sosyal haklar arasında varolan radikal ayrımı ortadan kaldırmak anlamı-na gelir. Bunu sistematik olarak yapmak, kapitalist küreselleşmenin üç temel iddiasını çürütür: Bu üç iddia şunlardır; küreselleştirici anonim şirketler üretim, dağıtım ve değişimin en etkili biçimidir; uluslarötesi kapitalist sınıf herkesin en fazla çıkar sağlayacağı bir şekilde toplumları ve küresel düzeni organize eder; ve tüketiciliğin kültür-ideolojisi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı giderecektir. Sosyalist küre-selleşmenin kapitalist küreselleşmeden kuramsal üstünlüğünü göstermek için, bu nedenle, 20.yy.ın ikinci yarısında kapitalist küreselleşmenin kendisiyle paralel olarak ortaya çıkan bir sistemi, yani evrensel insan haklarının söylem ve organizasyonunu ayrıntılarıyla analiz etmek gerekmektedir.
İNSAN HAKLARININ KÜRESELLEŞMESİ
Steiner ve Alston, insan haklarıyla ilgili kapsamlı araştırmalarında şunu belirtirler: 'Sadece yarım yüzyılı aşkın bir sürede, İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı ortamdan kaynaklanmış olan insan hakları hareketi yasal, politik ve ahlaki çerçevemizin silinmez bir parçası haline gelmiştir'. Bu kuşkusuz bu tür kitapları okuyup yazanlar için gerçektir, ama kesinlikle her yerdeki herkes için geçerli değildir. Ayrıca genellikle ya da her zaman kendi haklarını koruyanlar için de ters çevrilebilir bir şey değildir.
İnsan haklarının Batılı kökeni ve yönelimi medeniyet kimliklerinin daha iddialı olduğu bir dönem-de bir yük olabilir, fakat Batı-dışı medeniyetlerin, Batı'yla ilişki dahil, zamanla şekillenen davranış biçim-leri hakkında kendi eşit ya da paralel standartları vardır. Bu açıdan küresel bir sosyalleşme süreci, her ne kadar çelişen taleplerin yapıldığı savaşım alanları yanında dil, öz ve geçmişle ilişkin konularda önemli farklılıklar bulunsa da bütün medeniyetlerde birçok temel insan hakları taleplerine karşı bir duyarlılığı içselleştirmiştir. Bu çerçeve içinde, hem evrensel hem de kısmi olan, her ikisi de, çok geniş kapsamlı insan hakları başlığı altında otantik, ama çoğu zaman tartışmalı bir ifade bulabilir. Nasıl para ve dil hem genel olarak hem de zaman ve mekan özelliklerine göre işliyorsa, aynısı insan hakları için de geçerlidir. Bu farklı faktörlerin varolan şartlar altında yeni çok-taraflılığın güçlenmesini gerçekleştirip gerçekleşti-remeyeceği ve böylelikle küreselleşme ve medeniyet dirilişinin sıkıntılarına başarılı bir şekilde uyum sağlamada insan haklarına yardımcı olup olamayacağı bu noktada kolaylıkla sorgulanabilir. Açıkça görü-lebileceği gibi, böyle bir uyum sağlama burada aşağıdan-küreselleşme diye belirtilen girişimlerin oluştu-racağı köklü yenilikler gerektirecektir. Eğer başarılı olurlarsa, bu tür girişimler dünya düzeninin gelece-ğini yararlı yönlerde değiştirebilirler. Eğer başarılı olamazlarsa, uluslararası siyasi hayatın bir boyutu olarak insan haklarına ilişkin büyük hayal kırıklıkları ve karşılıklı suçlamalar görülebilir.
Bilim adamları ve eylemciler genellikle iki hak kategorisi arasında ayrım yapmaktadır. Birincisi, işkenceden kurtulma, hukuk öncesi eşit koruma ve özgür konuşma ve politik işbirliği gibi sivil ve politik haklar'dır. İkinci kategori, ekonomik ve sosyal haklar, örneğin, gıda hakları, sağlık hizmetleri, eğitim ve barınmadır. Bütün bu hakların yasal temeli Birleşmiş Milletler Beyannamesi ve ilişkili bölgesel anlaşma-lardır. 1948'de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi imzalanmıştır. Sömürge karşıtı hareket, ve daha sonra da apartheid karşıtı kampanya, Evrensel Bildiri'de yer almasa da genelde insan haklarının önemli bir temeli haline gelen kendi kaderini belirleme normu için sağlam ulusaşırı siyasi destek meydana getirdi. Kendi kaderini belirleme hakkı, daha sonra her iki insan hakları sözleşmesinde de ortak olan Madde 1'deki seçkin yerini aldı. Ekonomik sosyal ve kültürel haklar ile siyasi ve medeni haklar arasında bir köprü kurdu. 1976'daki Sivil ve Politik Haklar Uluslararası Sözleşmesi ICE (International Covenant on Civil and Political Rights) ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ICC (International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights), bunu takip etmiştir. Pek çok devlet bu yasal kanunnameleri, bir ya da daha fazla madde üzerindeki pozisyonlarını saklasa da, imzalamıştır. İnsan haklarının BM sistemindeki bir başka destekçisi, Kadınlara yönelik ayrımın bütün şekillerinin kal-dırılmasını hedefleyen CEDAW (Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women) anlaşmasıdır. En yüksek mevki İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine aittir; bu bildirge 'insan hakları hareketinde onur mevki'ne sahiptir... 'İnsan iffet ve huzuru açısından çok önemli olan konularda uluslararası ilişkilerin söylemini sonsuza dek değiştirerek yıkıcı yolunu uluslararası yasanın birçok köklü doktriniyle işletmeye başlamıştır'
1945 yılından hemen sonra gelen dönem, insan hakları hareketinin ortaya çıkması bakımından bir dönüm noktasıdır. Nuremberg Mahkemesi, tarihteki ilk olay değilse de, kazananlar mağlup olanlar için ahlaki kararları pas geçtiklerinde insanlık karşıtı Nazi suçlarının alçaklığı, yasal olduğu kadar ahlaki ceza-ları haklı çıkarıyormuş gibi görünmüştür. Bu, Avrupa'da Naziler tarafından işlenen Musevi katliamının her meslekten pek çok insana kültürel göreceliğin karşı konulmaz çekimini tekrar düşündürtmeyi tartışa-cak biçimde diğer önceki ve sonraki katliamları inkar etmek demek değildir. (Clendinlen'de tam olarak tartışılmıştır 1999) Eski Yugoslavya ve Ruanda'daki BM'nin desteklediği Mahkemeler, uluslararası top-luluğun suç işleyenleri affetmeyeceği suçlar olarak, insanlığa karşı suç işleme düşüncesini daha da pekiş-tirmiştir. Böyle suçlar mutlaklaşmıştır, kabul edilemez şartların doğruladığı kanunlar haline gelmişlerdir. Pinochet olayı, uluslararası adaletin barosuna insan haklarının bağışlanamaz ihlali hakkında mutlak so-rumlulukla bu kişileri getirmesi için yer açmıştır. Soykırım için ilk mahkumiyet, 2001 yazında Hauge'deki Savaş Suçları Mahkemesince verilmiştir -Bosnalı Sırp General Krstic için 46 yıllık bir mah-kumiyet- Adalet komisyonları Latin Amerika, Asya, Afrika ve Avrupa'daki önceki otoriter devletlerce de kabul edilmiştir. Özellikle Güney Afrika'daki Adalet ve Uzlaşma Komisyonu, 'adaleti' kurmak ve uz-laşma aramak için suiistimalcilerle suiistimale uğrayanları karşı karşıya getirecek uzun, tamamlanmamış ve üzücü bir uygulamasına başlamıştır. Bu ayrıca eziyet edenlere karşı bazı hareketleri de kınamıştır.
BM Beyannamesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, ICC ve ICE'ye paralel olarak bir dizi be-lirli insan hakları anlaşmaları ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlileri; 1951 Soykırım Anlaşması (2001'de 130 devlet tarafından), 1969 Irk Ayrımcılığı Anlaşması (155 devlet), 1981 CEDAW, 1987 İş-kence Anlaşması (118 devlet) ve 1990 Çocuk Hakları Anlaşmasıdır (191 devlet). Bu nedenle, insan hak-larını korumak için yeterli sayıda yasal araçların yerinde olduğu ve dünyadaki pek çok devletin bunları onayladıkları tartışılabilir. Yine de hem en yoksul olanlarından bazıları, örneğin Çin ve Myanmar (Bur-ma), hem de en zenginlerinden bazılarının da örneğin ABD ve UK, dahil olduğu pek çok devlet kimi zaman BM'de insan hakları ihlali yüzünden araştırılmış ve/veya bu ihlali işledikleri belirlenmiş ve kı-nanmıştır. BM İnsan Hakları Komisyonunun iki mekanizması böyle fırsatlar sağlamaktadır. 1503 işlemin (şikayet incelemesi) altındaki maddeler, 1980'lerin ortalarında yılda 25.000'den 1993'te 300.000'e yük-selmiş (bunların çoğu organize tezkere yazılarıdır) ve 2000'de 50.000 civarında stabilize olmuştur. 1972'den beri 75 devlet araştırılmıştır. Ancak 1503 işlem altındaki araştırma süreci ise gizlidir. Bu du-rum, Amnesty International ve diğer insan hakları organizasyonlarının ihlalleri herkese duyurmakla bu-nun, aynı düzeyde bir gizli tutma aracı olduğunu iddia etmelerine yol açmıştır. 1235 İşlem, Komisyon'un toplantılarında ihlalcileri açıklamak ve kınamak için hükümetlere ve/veya sivil toplum örgütleri diyebile-ceğimiz NGO (Non Govermental Organization)'lara bir kamusal fırsat vermiştir (2000'de bu tür 18 araş-tırma yürütülmüştür). Genellikle hükümetler gayretli bir şekilde kendilerini savunurlar (İran, Çin ve başka hükümetler böyle yapmıştır). Niçin bu zahmete katlanırlar? Bu sorunun yanıtı şunu göstermektedir: İnsan hakları hareketi, özellikle ticaret ve yatırım gibi uluslarötesi ekonomik uygulamalara çekildiğinde, tüm dünyada en acımasız hükümet için bile önemlidir.
Birkaç tahminle bütün bu BM Sözleşmeleri ve anlaşmaları, bireyler için olumlu hakları ve devlet-ler için bu hakları korumak adına olumlu görevleri oluşturmuştur. Ancak bunun aslında sistemin merkez niteliği olduğu tartışılabilir. Hardt ve Negri'nin ortaya koyduğu emperyal kuruluş sürecinin gerçekliği yalnızca ortaya çıkardığı uluslararası hukuktaki dönüşümler değil, aynı zamanda tek tek toplumların ve ulus-devletlerin idari hukukunda, daha doğrusu, kozmopolit toplumun idari hukukunda yarattığı değişim-ler de gösteriyor. Ulus-üstü hukukta görülen çağdaş dönüşümler yoluyla, bu süreç ya doğrudan ya da dolaylı olarak ulus-devletlerin iç hukukuna nüfuz etmeye ve onu yeniden biçimlendirmeye yöneliyor. Dolayısıyla, ulus-üstü hukuk iç hukukları güçlü bir biçimde üst belirliyor. Bütün bu Sözleşmeler ve anlaşmalar, kamusal olağanüstü durumlar gibi ender durumlar altında devletlerin görevlerini hafifleten ve bireylerin haklarına önem veren sınırlanmış maddelere sahiptir. Sonuç olarak bu Sözleşme ve anlaşmala-ra, tam olarak istedikleri gibi yapmaları için, hükümetlerin özerkliğine karşı çıkmalarına nadiren izin verilmiştir. Devlet egemenliği, devlet-arası sistemin dayandığı genel ilkede kalır. Bu konuyla bağlı olan, hiyerarşiyle (bazı haklar diğerlerinden daha önemlidir) bireyselliğin (bütün insan hakları eşit önemdedir) çatışmasının tartışmasıdır. Çok sayıda anlaşmazlık olmasına karşın, pek çok yazar ve uygulamacı sivil ve politik hakların en üstte olduğu, ekonomik ve sosyal hakların ise özel hakların gerisinde kaldığı, bazı kuramlarda da hiç hak olmadığı bir hak hiyerarşisi olduğunu kabul etmektedir. Örneğin, 1981'de CEDAW kurulduğundan beri, kadın hakları üzerine daha fazla tartışma olmuştur. Bazı kişiler kadın hak-larının CEDAW içinde gettolaştırıldıklarını tartışırken, bazıları da kadın haklarının bütün diğer haklardan adaletsiz bir şekilde öncelikli görüldüğünden şikayet etmişlerdir. CEDAW'ın onaylanmasına diğer her-hangi bir insan hakları anlaşmasından daha çok sayıda devlet katılmıştır.
Ekonomik ve Sosyal Haklar ESR (Economic and Social Rights) -genellikle devletin görevi 'önce-likle barınma, yiyecek ya da sağlık gibi hak taşıyıcılarına maddi kaynak sağlama' olarak tanımlanmıştır- kapitalist küreselleşmeyi destekleyenler ve ona karşı çıkanlar arasındaki tartışmanın merkezindedir. Tüke-ticiliğin kültür-ideolojisi ve neo-liberal değerlerle dolu kapitalistler sivil ve politik hakların (ya da, daha etkileyici bir şekilde söylenecek olursa, devlet müdahalesinden kurtulma) minimum bir sosyal düzeni garanti etmek için korunması gerektiğini kabul etme eğilimi gösterirken, ekonomik ve sosyal haklar onlar için daha sorunsal bir durumdadır. Neo-liberaller, özel mülkiyetin kutsallığının, paradoksal olarak asıl ekonomik hakkın, pazar-yönelimli bir topluma gerekli olan tek temel insan hakkı olduğunu, diğer yandan barınma, yiyecek, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin provizyonunun hiç de insan hakları olmadığını, tıpkı pazar tarafından tahsis edilmiş diğer mallar gibi tahsis edilmiş mallar olduğunu savunurlar. Bu görüş, neo-liberalizmin söyleminde, şu tür hitabelerle yer bulmaktadır: 'Hiç kimse size bir hayat borçlu değildir' (Sovyetlerin çalışmayan yiyemez prensibine ilgi çekici bir şekilde yakındır), ve 'toplum diye bir şey yok-tur' (bireyler kendileri ve ailelerinin sorumluluklarını almak zorundadırlar). Kapitalist küreselleşmeye karşı çıkanlar (sosyalist ya da değil), herkesin şartlar ne olursa olsun temel bir ekonomik ve sosyal refah düzeyi hakkına sahip olduklarını (Evrensel İnsan Hakları Deklarasyonunun 23 ve 25. Makalelerinde kut-sal olarak kabul edildiği gibi) iddia ederler.
ESR sisteminin kökenleri, 1919'da bütün dünyadaki çalışanlar için Bolşevikliğin cazibesine karşı bir siper olarak hizmet etmek için Milletler Cemiyetinin ortak bir birimi olarak oluşturulmuş olan Ulusla-rarası İşçi Organizasyonu ILO (International Labour Organization) içinde bulunabilecektir. ILO, her yerdeki insanların uygun bir hayat standardına hakkı olduğu ve işçilerin bazı temel haklarla sahip olduk-ları ilkelerini açıkça ifade etmiştir. 1940'lardan itibaren, bu ilkeler, dekolonizasyon belirmeye başladıkça, giderek gelişme için belirsiz ve genel bir hakka dönüşmüştür. Bu hareketin paternalistik dürtüsü, bizim şimdi 'gelişme' olarak bildiğimiz olgunun, BM'nin kendisinin dünyadaki her insan için ekonomik ve sosyal gelişme koşulları, tam istihdam ve yüksek hayat standartlarını sağlamayı üstlendiği (Uluslararası Ekonomik ve Sosyal İşbirliği) BM Beyannamesinin 55(a) Makalesinde ortaya çıktığı gerçeğinden çıkarı-labilir. Tek bir insan hakları Sözleşmesinin kurulmasıyla ilgili savaşımlar çeşitli türde kültürel farklıklar-da (cinsel kimlik, din, etnisite, vs. bağlı olarak) başarısızlığa uğramıştır. Böylece sonuçta iki ayrı anlaş-ma, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve Uluslararası Sivil ve Politik Haklar Sözleşmesi, ortaya çıkmıştır. Bu sonuç uluslararası topluluğa iki insan hakları kategorisi olduğu mesajını göndermiştir. Ekonomik ve sosyal hakları yetkilendirilme, genel olarak mevcut kaynaklara tabi olarak görülebilir, devletlerin bunları başarma yükümlülükleri de bu yüzden mutlak olmayan, ama gelecekte bir zaman başarılabilecek, üstesinden gelinebilecek bir şey olmuştur.
Ancak hakların kurulmasının ve korunmasının sağlanmasından tam olarak kimin sorumlu ol-duğu konusu hala bulanıktır. Bazı ülkelerde politik sistemi kontrol edenler, örneğin ABD'de, ekonomik ve sosyal hakların sağlanmasına daha az dikkat gösterirlerken, bazı ülkelerdekiler de, örneğin Çin gibi, sivil ve politik haklara daha az önem verirler. Sosyalist küreselleşmenin temel bir ilkesi bu haklar grupla-rından herhangi birinin diğeri olmaksızın tam olarak gerçekleştirilemeyeceğidir. Tıpkı uygun bir hayat standardı sağlayan doyurucu bir işe sahip olmanın, genellikle yasaların idaresine güvenebilen bir kişiye kıyasla sürekli keyfi tutuklanma tehdidi altında olan bir kişi için farklı anlama gelmesi gibi, serbestçe mücadele edilen seçimlerde oy kullanma hakkına sahip olmak aç olanlarla tok olanlar için farklı anlama gelir. Sivil ve politik hakları gerçekten garanti eden devletlerin aynı zamanda ekonomik ve sosyal hak-ları da garanti etmesinin beklenmesi açısından bakıldığında, devletin rolü bu analize yönelik olmalıdır. Fakat durum her zaman bu şekilde olmamış, üstelik kapitalist küreselleşmenin neo-liberal disiplinleri altında, sivil ve politik haklar yavaş yavaş ekonomik ve sosyal haklardan uzaklaşmıştır. Bu, kapitalist küreselleşme altında sınıf polarizasyonunun sosyo-yasal görünümüdür. Bunu, oldukça diplomatik bir şekilde ifade ederler: 'Kamusal sektörün büyüklüğünü azaltma, hükümetler tarafından öncelikli olarak yerine getirilen çeşitli fonksiyonları özelleştirme ve vergileri azaltarak gelişmeyi teşvik etme baskıları, hükümetleri ekonomik ve sosyal haklar açısından daha az sorumluluk kabul edebilir hale getirir'. Elbette, hükümetler doğal olarak bu konularda seçeneklere sahiptir fakat genel olarak Dünya Bankası, WTO ve TNC'lerin disiplinleri altında olan hükümetler ekonomik ve sosyal haklara öncelik vermemeyi seçerler.
Hindistan 1950 Anayasasının 'devlet politikasının yol gösterici prensipleri' olarak isimlendirdiği şey bunu açıkça göstermektedir. Baxi, sıradan insanlar Hint toplumunda yoksullaştırılmış grupların insan haklarının ihlalleri hakkında Mahkemelere başvurduğunda, bu prensiplerin sosyal eylem davaları çerçe-vesinde nasıl uygulamaya konduğunu gösterir. Baxi'nin görüşüne göre, bu, 'Statü yasası, yani hakların ihlali konusunda şikayette bulunabilen kişilerin olması, kökten değiştirilmiştir; anayasal adalete erişim de tamamen demokratikleştirilmiştir' anlamına gelir. Bu gerçekleri öğrenmek, Baxi'nin çarpıcı ifadesiyle 'adalet yapmak için materyal sağlamak' için Mahkeme komisyonları ve fon araştırmacıları ve kurbanlar için ayrıntılı rehabilitasyon önlemleri ve tazminat anayasal bir hak statüsüne göre ayarlanır. Bu konuda çok sayıda örnek bulunmaktadır. Hindistan Yüksek Mahkemesi, Bhagalpur'lu körlerin tedavisini, Bhopal'lı kurbanlar için ilaç ve tıbbi tedavileri, Agra Kadınlar İçin Koruma Evlerinin yönetimini ve Bihar Eyaletinde hapishane yönetimini denetlemektedir. Kuşkusuz, Hindistan'da onarılamamış ve gözlerden uzak kalmış olan hak ihlalleriyle ilgili daha pek çok örnek vardır (örneğin Enron vakası ve Narmada bara-jı), ama sosyal eylem davaları neyin mümkün olduğunu gösterir. Bu yüzden Hindistan'daki sosyal eylem davalarının sınırlı etkileri ve idarecilerle hakimler arasında devam eden savaşım ve insanların haklarının ihlalinde özel mahkemeler ve özel kurumlar hakkındaki oldukça gerçekçiyken, Baxi büyük ve görece yoksul bir devletin, soyut hakları ekonomik ve sosyal gerçekliklere dönüştüren yasal bir sistemi nasıl besleyebildiğini göstermiştir. Bu, Birinci Dünyanın zengin devletlerinin herkes için ekonomik ve sosyal hakları koruyamadıklarına dair kapitalist küreselleşmecilerin etkisiz protestolarından utanmalarını getir-mektedir.
Kapitalist küreselleşmenin ileriye doğru hareketine karşın, devletler (ya da daha doğrusu hükümet-ler) bir yandan sivil ve politik haklarını arttırırken, bir yandan da insanların büyük çoğunluğunun ekono-mik ve sosyal haklarının karşılanması doğrultusundaki önceliklerini yeniden yapılandırabilmiştir. Dünya Bankasına göre kişi başına ortalama gelirin yaklaşık 25.000$ olduğu en zengin ülkelerde, kaynaklar, isteyen herkes için, uygun gıda, barınma, eğitim, sağlık ve çevre güvenliğini sağlamak için zaten hazır bulunmaktadır. Bununla birlikte bu, yüksek vergiler ve azalan lüks eşya ve hizmetleri tüketimini gerek-tirmeyecektir. Prensipte, politik bir partinin böyle bir programla kampanya hazırlayıp kazanamaması için hiçbir neden yoktur. Ancak, tüketiciliğin kültür-ideolojisinin götürdüğü kapitalist küreselleşme şartları altında, bunun olması olanaksız gibi görünmektedir. Gerçekçi olarak, bu tür bir programın, sınıf polari-zasyonu ve ekolojik yetersizlik krizlerinin etkilerinin bir kombinasyonu yoluyla zengin ülkelerde zorlan-ması daha olasıdır. Bu, kitle hareketi ve politik liderliği de içeren çeşitli faktörlere bağlı olarak yavaş yavaş ya da birdenbire gerçekleşebilir.
1999 yılında kişi başına ortalama gelirin yaklaşık 420 dolar olduğu yoksul ülkelerde, sorunlar prensipte benzer olmakla birlikte, uygulamada farklılaşmaktadır. Devleti güçsüz olan yoksul ülkelerde bile demokratik politik sistemler gerçekten daha yoksul olan vatandaşlarının yararlanması için toplumsal kaynaklarını yeniden dağıtmaya kalkışan ve onlara kendi koşullarını düzeltmek için araçlar veren hükü-metlerin seçimini dışarıda bırakmaz. Ancak bu, çeşitli Üçüncü Dünya hükümetlerinin ileri sürdüğü bazen oldukça radikal programlara karşın dikkate değer bir derecede nadiren gerçekleşir. Uluslararası mali kuru-luşların Yapısal Uyum Programları hem gerçekten radikal hükümetlerin ilerici politikaları için gerçek bir sıkıntı hem de devrimci pozu takınanlar için uygun bir özürdür.
Tüketiciliğin kültür-ideolojisi olarak kavramsallaştırılan şeyle yeterli tüketim haklarını birbirinden ayırmak önemlidir. Gerektiği gibi düşünülen insanların yeterli tüketim hakkı (bunu, ortalama olarak hali vakti yerinde olan insanların bile dahil olacağı minimum temel düzey gibi tarif edebiliriz) bunun herkes için elde edilebilir olmasını sağlayacak kararları vermek için demokratik olarak seçilmişlerin sosyal so-rumluluklarını gerekli kılar. Bunlar, insan haklarının küreselleşmesiyle ilgili olan sorumluluklar, sosya-list küreselleşme prensiplerine dayanan bir toplumdaki insanların çocuklarına memnuniyetle öğretecekle-ri, belki de kısa vadede, daha gönülsüzce, kendilerine uygulayacakları sorumluluklardır.
İNSAN HAKLARI VE SOSYAL SORUMLULUKLAR
İnsan hakları organizasyonu ve söylemi, küresel sistemdeki adaleti düşünme biçimimiz hakkında bir dizi temel soruyu da ortaya çıkarmaktadır. Niçin hakların dili sorumluluklardan (ya da görevlerden) daha fazla anlaşma, anayasa ve politik müzakerelere hakim olmaktadır? Hakların dili, eğer üstünse, so-rumlulukların dilinden ne şekilde daha üstündür? İnsan sorumlulukları hareketinin değerleri ve amaçları, bu insan hakları hareketinden farklı olabilir mi? Özellikle evrensellikten çok kültürel farklılığın önemine dikkat çekmek isteyenler tarafından sıklıkla sorulan soru, hakların dilinin haklar olarak düşünülecek şeyi gerektirip gerektirmediği, gerektiriyorsa ne ölçüde gerektiğidir. Bu, Batı liberal geleneğinin dili ve özü-nün insan hakları hareketinin hem söylem hem de organizasyonuna hakim gibi göründüğü tezinin dolaylı bir ifadesidir.
Batı liberal geleneğinde haklar, bireysel olarak kavramlaştırılma eğilimi gösterir, fakat bireylerin sorumlulukları ve görevleri, bütünüyle dikkate alınmadan marjinalize olma ya da dışlanma eğilimi göste-rir. Uluslararası insan hakları hareketinin devlet-arası sistem içinde ve aracılığıyla başlamış olduğu ve bunun temsilcileri olan kişilerin çabalarının da bu bağlamda yer aldığı gerçeği, bu söylem ve hareketin bireysel hakları ve devlet bağımsızlığını uzlaştırmaya çalışmada daima doğasında varolan gerginlikleri taşıdığı anlamına gelmektedir. Ayrı ayrı ülkelerin yasa, anlaşma ve sözleşmelerinde yazılmış olan şeylere karşın, genel olarak onaylandıklarında bile, bu haklar en demokratik toplumlarda bile asla mutlak değil-dir. Bunun nedeni, kısmen parlamenter demokrasilerin oldukça kusurlu olması, kısmen de devletin birim-lerinin, parlamenter demokrasilerde bile, daima kendi güvenliklerini bütün haklardan üstün tutmalarıdır. Kapitalist küreselleşme şartları altında, devlet görevlilerinin ulusal çıkar için gerekli gördüğü şeyin, sıra-dan insanların ya da ekolojik yetmezlik prensiplerinin çıkarları tarafından değil, büyük işlere (her düzey-de bürokrasi ve hükümetteki müttefikleri tarafından yorumlandığı ve yerine getirildiği gibi) sahip olan ve bunları kontrol edenlerin çıkarları tarafından yürütülmesi daha olasıdır. Bu yüzden kapitalist küreselleş-me, devletleri halklarına karşı görev ve sorumluluklarını azaltmaya, büyük işyerlerinin çıkarlarıyla uyu-şabilen veya bunlara ters düşmeyen bu hakların korunması için onları kısıtlamaya iter. Bu uygulamanın iyi bir örneği, birçok ülkenin küreselleşme karşıtı protesto haklarını sınırlandırma biçimidir (Davos'ta, 1 Mayıs 2001 Londra'da ve Genoa'da olduğu gibi).
Sorumluluklar ve haklar aynı madalyonun iki yüzü gibidir; her hak bir sorumluluğu, her sorumlu-luk da bir hakkı kapsar. İşlerin varolduğunu garantiye alan birileri ya da bazı kurumlar için sorumluluk iddia etmeksizin herkes için doyurucu bir işe sahip olma hakkını öne sürmek tamamıyla mantıksız olacak-tır. Ancak çoğu insan hakları anlaşması ve sözleşmesi ve ulusal hukukun tam olarak yaptığı şey budur. Genel olarak, hakların dağıtılması sorumluluğuna kimin ya da neyin sahip olduğunu belirlemeden bu hakları öne sürerler. Devletin, elbette, genellikle hakların dağıtılması için sorumlu kurum olması bekle-nir, fakat devletlerin bunu yapmak için kaynakları olduğu durumlarda bile kurtulma çaresi vardır (genel-likle devlet tarafından belirlenen istisnai haller). Önemli kurum ve kuruluşlar da sorumlulukları çok nadi-ren alırlar. En demokratik toplumlarda bile bireylere yönelik hakların ihlali için sorumluluk almak nadi-ren görülür, mahkemelerde ihlallere değinildiğinde de sorumluluğu alan, soyut olarak, kurum ve kuruluş-lardan çok sistemdir. Tartışmanın bu boyutu, insan hakları sisteminin, ihlale uğrayanlar kadar ihlalcileri de koruyacak biçimde hareket ettiğini iddia edecek şekilde insan hakları organizasyonu ve söylemiyle ilgili radikal eleştirilere yol açmaktadır. Elbette, BM İnsan Hakları Komisyonu, devletlerin suiistimalleri izlemek için değil, kendi suiistimallerini ve dost devletlerinin açığa çıkmış utanç verici teşhirlerinden kurtulmalarını sağlamak için bu Komisyona temsilcilerini yerleştirmek amacıyla çekişmeleri temelinde eleştirilmiştir. Resmi insan hakları hareketi, eleştirileri olmadan anılamaz.
RESMİ İNSAN HAKLARI HAREKETİ
BM insan hakları örgütsel yapısı çok karmaşık olsa da bu yapının, 1990'larda daha etkili olduğuna dair genel bir fikir birliği bulunmaktadır. Genel Sekreter Boutros-Ghali, kendi döneminde, İnsan Hakları Yüksek Komisyonu yaratılmasına karşı çıkmıştır. Onun halefi Kofi Annan, BM'nin baştanbaşa insan hakları ana görüşünü kazanmasıyla ün yapmıştır. Steiner ve Alston'a göre, BM, 'ekonomik gelişmeden barışı sağlamaya kadar birçok konuyla ilgilenmiş ve bunun ötesinde güdümleri insan hakları boyutlarına sistematik olarak değinecek biçimde teşvik edilmiştir'. Önemli bir yenilik, kaynak yoksunluğu bu müda-halelerin etkisini azaltsa bile, barışı sürdürme ve teknik işbirliği ile insan haklarının izlenmesini birleştir-mek için, yaklaşık 20 ülkedeki alan çalışmalarının kurulması olmuştur.
BM kuruluşları evrensel insan hakları ile üye devletlerin içişlerine karışmama prensiplerini denge-lemek zorundadır. Kofi Annan BM Beyannamesinin Birleşmiş Milletlerin hükümetleri değil, insanları adına oluşturulduğunu vurgulamıştır. BM-yönelimli insan hakları yaklaşımındaki temel kusur; çoğu bire-yin, haklarının ne olacağını zorla kabul ettiren bir pozisyonda olmamasıdır. Sorumluluklar ve haklar, değişik bir mantıksal ve uygulamalı statüye sahiptir. Mantıksal olarak çoğu insan, açıkça belirtilen diğer-lerine nazaran, kendi sorumluluğunun ne olduğuna ve ne olması gerektiğine karar verebilecek ve bu ka-rarları uygulayabilecek bir pozisyondadır. Uygulamalı olarak, sadece çok aşırı durumlarda, hukukun bütün ağırlığı, sorumluluklarından kaçmaları yüzünden insanları cezalandırmak için kullanılmaktadır.
Küresel olarak, insan haklarını koruma sorumluluğuyla görevlendirilen esas kurum 1946'da kuru-lan BM İnsan Hakları Komisyonudur. UNCHR (UN Commission on Human Rights), elli civarında üye hükümetin temsilcilerini içerir ve yılda bir kere her yıl altı haftalığına Geneva'da toplanır. 1992'den beri, gereğinden fazla olağanüstü oturum, geniş çapta kamuya mal olmuş insan hakları krizi konusuna değin-meyi gerektirmiştir (elbette bu kadar geniş kamusallaştırılmamış, BM sisteminde daha fazla dikkat çek-mekte başarısız olan başka insan hakları krizleri de vardır). 1999'daki, 53 üye devleti temsil eden 587 görevli, diğer 91 devleti temsil eden 586 görevli ve 212 NGO'yu (bunların bazıları yarı-görevli sıfatında) uluslarötesi temsil eden 1824 kişiyi içeren Komisyonun müzakeresine 3000'in üzerinde insan katılmıştır. Her ikisi birden Komisyon çalışmalarıyla kişisel olarak bağlantıya geçmiş olan Steiner ve Alston, BM insan hakları sisteminin önemli üç özelliğini vurgulamışlardır. Bu, ekonomik ve sosyal haklardan çok sivil ve politik haklarla, daha az bir görünürlüğü olan kalıcı ihlallerden çok büyük ve önemli ihlaller ile bilinç-arttırma ve eğitimden çok sorunlarla ilgilidir. Bu son görev, büyük ölçüde uluslararası, ulusal ve yerel hükümet dışı örgütlere (NGO) bırakılmıştır.
NGO'lar ve SİVİL TOPLUM
İnsan hakları NGO'ları çeşitli şekillerde uluslarötesi savunma ağları, uluslarötesi sosyal hareketler hatta yeni oluşan bir uluslarötesi sivil toplum olarak söz edilen, geniş bir örgütlenme ve hareket alanının parçasıdır. Genel olarak, bu bütünü kapsayan terimler (BM ve diğer devlet-arası ağları içeren) resmi hükümet yapılarını içerir ve bunlar özel ekonomik sektöre bağlanır.
Küresel sivil toplumun ana görüşü; devletin bütün organizasyonları ve özel işler bölündüğünde ge-riye ne kaldığıdır. Bütün dünya üzerinde NGO'larda olgusal gelişme olduğu sürece küresel sivil toplu-mun da onlarla beraber gelişeceği söylenir. Küresel sivil toplumun ise bu yolda kusurlu bir kavram belir-lediği görülebilir. TNC'lerin ve bunların ekonomik hayattaki yerel bağlarının, politik hayattaki uluslarötesi kapitalist sınıfların ve kültür-ideolojideki tüketiciliğin gücü ve etkisi, küresel sivil toplum için kapitalist küreselleşmenin yarattığı etkilerden (devlette küreselleştirici içeren) kurtulmuş bir şekilde varo-lacağı yerlerin tam anlamıyla sınırlandırılmasını sağlar. Özel ekonomik çıkarların, sıkça yanlış olarak kamusal çıkar grupları olarak isimlendirilen bu gruplarda yükselen etkileri kullanmasını öneren bir yığın delil vardır. Bu yüzden, sivil toplumdan özel ekonomik kazançlara bağlanmış olanlar hariç, gruplar etkin olamamaktadır. Bu, gerçek bir küresel sivil toplum olması için kurumların ve aktörlerinin kapitalist küre-selleşmeye karşı çıkması ve daha etkili olması için, onun yerine koymak üzere ikna edici bir şeye sahip olmaları gerektiği şeklindeki güçlü tezi çağrıştırmaktadır. Zaman, düşünülmezi düşünmeye ve kapitalist devlet-arası sistemin, suiistimaller için önüne geçmek ve/veya zararını önlemek amacıyla nasıl yer değiş-tirilebileceğini çözmeye başlamanın zamanıdır. Kuşkusuz birçok kuramsal olasılık bulunmaktadır, sosya-list küreselleşme de bunlardan biridir.
Kapitalist küreselleşmenin polarizasyon etkisi, kendini belli bir ölçüde küresel insan hakları hare-ketinin işlettiği biçimde gösterir. Wichterich, uzmanlar için dünya ağı çevresinde ortaya çıkmanın kabul edilebilir olduğu, ama genellikle yoksul sakinler için aynı şeyi yapmanın bir zaman ve kaynak kaybı ol-duğu gerçeğini araştırır. Yeni Uluslararası Kadın Politikası olarak nitelendirilen şey, büyük ölçüde, Bi-rinci Dünya ülkelerinde kurulan, sıklıkla tek bir sorunu izleyen ve asıl büyük resmi kaybeden, organizas-yonlar tarafından egemenlik altına alınan kadın gruplarının küresel ağlara dayandırıldığıdır. ABD-temelli olan Kadının Çevresi ve Gelişimi Organizasyonu olan WEDO (Women's Environment and Development Organization) ise, erkek-merkezli uluslararası politikaların ve NGO uygulamalarının yapılarında biçimle-nen konferans-merkezli politik süreçler konusunda bir paradigma örneği olarak tanımlanır. Kurulmuş organizasyonlarda ve kazanılmış güç koridorlarına başlangıçtaki ilk resmi başarıların bir yanılsama oldu-ğunu kanıtlamışlardı. Çünkü kanıtlar ilk etapta kendi yararlarına kurulmuş olan örgütlerdeki kadınların bir çoğunun hayatında hiçbir şeyin değişmemiş olduğu göstermişti. Kadın NGO'larının Dünya Bankası, BM ve diğer güçlü organizasyonların kendileri için belirlediği prosedür ve yapıları takip ettiği biçimiyle denetleme yöntemlerinin etkililiği hakkında kuşkular ortaya çıkarmaktadır. 'Bu profesyonelleştirme ger-çekten kendi hedef ve araçlarına güveniyor görünen, yetkin ve etkili, yüksek bir maaşla, yüksek bir har-camayla ve bunlarla eşit derecede kendilerine biçilen bir değerle dünyayı dolaşan yeni bir uluslarötesi ve kültürlerötesi lobici sınıfını sivriltmiştir'. Bu, kadın NGO'larına karşı hiyerarşik bir farklılaşmaya yol açmıştır.
Göze çarpan pek çok insan hakları organizasyonu, demokratik politikaların temel bir vurgusu olan temsilcilik sorunu ile karşı karşıya gelir. Kim hangi hakla kimin için konuşmaktadır? Yerel ve/veya küre-sel olarak insan hakları için çalışan binlerce kampanya ve hareket arasında ikisi göze çarpmaktadır. 1961'de kurulan Uluslararası Af Örgütü olan Amnesty International (AI) en büyüğüdür. AI şimdi elli altı ülkede ulusal bölgelere ve 160'dan fazla ülkeden bir milyon civarında üyeye sahiptir. 25 milyon dolarlık bütçesini bireysel bağışlarla arttırmıştır ve özel kuruluşlardan da para sağlamaktadır. Hükümetlerden para kabul etmemektedir. Diğeri 1988'de kurulan Human Rights Watch'dır. 1975'te süper güçlerin anlaşması ile insan hakları komisyonunu izlemek için kurulan Helsinki Watch olarak başlamıştır (Helsinki Kayıtla-rı). AI'nın aksine Human Rights Watch yöresel bölünmelerle üyesiz bir organizasyondur ve bütçesi 16 milyon dolar civarındadır. Kitle iletişim araçlarına, özellikle ABD'de, birincil erişime sahiptir ve bütün dünyadaki insan haklarının suiistimali üzerine düzenli raporları oldukça açıktır ve AI'ninkiler gibi sık sık tartışmaya yol açmaktadır. AI ve Human Rights Watch çokça kullanılan güçlü web sitelerine sahiptir, her ikisi de bir çok akademik araştırmaların konusu olmuştur. Yaptıkları güçlü çalışmalara rağmen, bazı noktalarda, her ikisi de kapitalist küreselleşme konusunda belirsiz pozisyonlara sahip olan elitist organi-zasyonlardır. Belki mesele, kapitalist toplumların sınırları içinde daha fazla şey elde etmek için elitist bir hareket olmanın daha kolay olmasıdır.
KADIN HAKLARI (HAREKETİ)
Kadın hakları hareketi insan haklarıyla beraber -fakat kadınlara özgü niteliklerinin olması nedeniy-le- farklı aşamalardan geçmiş ve belki aynı nehirde akıntıya karşı ilerlemeye çalışan teknedeki iki yolcu-dan biri gibi gelişimini sürdüren bir harekettir. İnsan haklarının önemini belki de acı deneyimlerle kavra-yanlar, kadın haklarına da pozitif bakmış; görüşler arasındaki bu yakınlık karşılıklı gösterilen referanslar kadın haklarının gelişimine katkıda bulunmuştur.
Kadınların başkaldırısı, Fransız Devrimi'ni yarattığı patlamadan farklı olarak sessiz ve derinden bir devrim, ayak uçlarında değil de pençeleri üzerinde ilerleyen bir alt-devrimdir. Tırnaklarını geçirdiği her yerde, sanayi toplumunun hassas iç yüzeyini -özel alanı- değiştirip, buradan pençelerini eril iktidar ve doğallığın/aşikarlığın doruklarına doğru sallar. Yenilgilerden de geçerek ilerleyen ve toplumun gündelik düzenini doğrudan sinir sistemine saldırarak parçalayan bu kadın alt-devrimi, topluma gerçekten de başka bir biçim verebilir. Bunu anlamak için, şöyle bir düşünsel deneye cesaret etmek gerekir: Kadınlarla er-keklerin gerçekten eşit haklara sahip olduğu bir toplum, kuşkusuz başka bir modernlik olacaktır. Mo-dernlik yapısal olarak küreselleştiricidir ve bu olgunun sarsıcı sonuçları modernliğin düşünümsel karakte-rinin döngüselliğiyle birleşerek risk ve tehlikenin yeni bir yapıya büründüğü bir olaylar evreni oluşturur.
Batılı kadınlara yurttaşlık hakları, eğitim hakları ve bunlara eklenen analığı özgürce seçebilme haklarından oluşan insan haklarının tanınması için bir buçuk yüzyıldan fazla bir süreç gerekti. Yurttaşlık haklarının kazanılmasında yine Protestan uluslar, Katolik ülkelerden önce davrandılar. Batı dünyasına örnek olan ülke Amerika Birleşik Devletleri'ydi. Amerikalı kadınlar anayasa değişikliğinin yapılması için yüzyıl kadar beklemek zorunda kalsalar da, Avrupalılardan daha büyük bir otoritesi bulunan "göç-men" kadınlar, oy hakkı için, Bağımsızlık Savaşı'nın hemen ertesinde mücadele etmeye başladılar. Köle-ciliğe son verilmesinden (1866) üç yıl sonra Wyoming eyaleti kadınlara oy hakkını tanıyan ilk federe devlet oldu; onu bir yıl sonra Utah (1870) izledi. 19. yüzyılın sonunda otuzaltı eyalette oy hakkı dernek-leri kurulmuştu, ama bütün kadınlara oy hakkını tanıyan bir anayasa değişikliğinin yapılması için 1919'u beklemek gerekecek ve söz konusu değişiklik 1920'de yürürlüğe girecekti.
Aynı dönemde Almanya ve İngiltere'de de kadınlar, Amerika'dakine benzer değişiklikler gerçek-leştirdiler. Kadınların yüzyılın başından beri oy hakkı için aralıksız süren eylemleri sırasında bu ülkelerin sufrajetleri birbirleriyle ilişkiyi hiç koparmamışlardı. İngiliz kadınları filozof milletvekili John Stuart Mill'in, Alman kadınları da Auguste Bebel'in desteğinden yararlandılar. Ama sosyalist partinin progra-mına kadınların politik, ekonomik ve medeni eşitliği ilkesini koymayı kabul etmesinde, her şeyden fazla, Clara Zetkin'in ve 1892'de çıkarmaya başladığı Eşitlik dergisinin çabaları etkili oldu. Fakat Fransa'da ise cumhuriyet, kadınlar olmadan, hatta onlara karşı kuruldu. İngiliz sufrajetlerinin yüzyılın başında düzenledikleri gürültücü gösteriler Fransızları şaşırttı. Fransız kadınları seçme ve seçilme haklarının kısıtlamasız olarak tanınması için İkinci Dünya Savaşı'nın sonunu beklemişlerdir.
İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Batı Avrupa'da demokrasinin yeniden kurulduğu yıllarda cins eşit-liği için verilen kavga henüz ancak yarı yarıya başarılı olabilmişti. İlkece kadınlar erkeklerle aynı haklara sahiptiler ama aslında, uygulamalar ve töreler onları ayrı bir yere yerleştiriyordu. Ataerkillik, tamamlayı-cılık ideolojisinin hâlâ çok canlı olması nedeniyle varlığını sürdürüyordu.
İnsanlığın evriminde bir küçük noktadan öteye gitmeyen altmışlı-seksenli yıllar arası, dünyanın önemli bölümünde kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiyi, köklü bir dönüşüme uğrattı. Ataerkilliğin ölü-mü ikili bir altüst oluşun sonucudur: İlk olarak baba saygınlığını yitirdi, ikinci olarak da Havva oyunun kuralarını değiştirdi. 18. ve 19. yüzyıllar babayı ona kanat geren kutsal sağdıcından yoksun bırakmıştı, 20. yüzyıl ise ahlaki otoritesiyle ekonomik iktidar tekelini elinden adı. Eğer ataerkil düzen, kadınların doğurganlıklarının denetimi ve cinsiyete dayalı işbölümü ile tanımlanabilirse, son yirmi yıla kadınların iki alanda gerçekleştirdikleri kazanımlar damgasını vurdu: Doğurganlıklarının denetimini kendi ellerine aldılar ve ekonomik dünyayı erkeklerle paylaşmaya başladılar. O tarihten sonra artık bir nesne olmaktan da kurtuldular.
20. yüzyıl Batı'da erkeksi değerlerin iflasını getirdi. Öyle görünüyor ki, ilk aşamada, geleneksel değerlerin tartışma konusu edilmesinin kökleri İkinci Dünya Savaşı'na özgü bazı özelliklere götürülebilir. Savaşların her zaman İnsan Haklarının askıya alındıkları dönemler olduğu doğru olmakla birlikte Avrupa, iki yüz yıldan beri geliştirdiği ideallerin böylesine ayaklar altına alındığı başka bir dönem yaşamamıştı. Bu badireden kurtulup hayatta kalabilenler, yaşanan insani felaketin insani boyutlarını kavradıkları za-man, ırkçılık ya da ayırımcılık ile ilgili her tür düşünceyi "bilinçlerinden" silmeye karar verdiler. Sa-vaşçı şüpheyle karşılanırken 'öteki'ne saygı yeniden kutsal bir değer oldu.
1950-1960'lı yıllarda sömürgeciliğin tasfiyesi, hümanist değerlerin yeniden yerleşmesinin doğur-duğu sonuçlardan biriydi. Her tür baskı ve ezilmeye karşı çıkılınca, bazı halkların başkalarının vesayeti altında tutulmasını haklı kılmak da giderek güçleşmekteydi. Sömürgeciliğin tasfiyesi, Fransız Devri-mi'nin başlattığı demokratikleşme sürecini tamamladı.
Batı ülkelerinin hepsinde altmışlı yılların sonunda ortaya çıkan kadın özgürlük hareketlerini bu bağlamda ele almak gerekir. İlk gençlik yıllarını, kulakları halkların kaderlerini kendilerinin belirlemesi temalarıyla dolu olarak yaşayan genç kadınlar için sıra şimdi de kendi kimlik arayışlarına gelmişti. Ara-larında en köktenci (radikal) olanlar, durumlarını çözümlemek için iç sömürgecilik temaları geliştirdiler. Fransa'da, kadınların erkekler tarafından, dünün beyaz adamı tarafından sömürgeleştirilen halklar kadar sömürüldüğünü savunmaktaydılar. Amerika Birleşik Devletleri'nde ise yazgılarını Siyahlarınkiyle karşı-laştırıyorlardı. Amerika'da Betty Friedan'ın önderliğinde ya da Fransa'da böyle olmasını yeğledikleri için daha anonim ve örgütsüz olarak hareket eden feminist militanlar, sömürülmelerine yol açan ilişkilerin listesini çıkardılar: Kadınlar; cinsel, eviçi, ekonomik, toplumsal ve politik sömürü şeklinde ayrıştırılan birçok sömürü ilişkisinin ezilen tarafı idiler. Sanki zamanın başlangıcından bu yana susturulmuş sözlerini özgürleştirmek için dayanılmaz bir ihtiyaç duyuyormuşçasına, erkeklere yönelttikleri suçlamaları bıkma-dan, usanmadan tekrarlıyorlardı.
1972'de MLF, Mutualité salonunda Kadınlara Karşı İşlenen Suçları Teşhir Etme Günleri düzen-lendi; adı bilinmeyen binlerce kadın burada tanıklık yaptı. Kimileri eve kapatılmalarını ya da karşılaştık-ları pek çok ayrımcılığı kınıyor, başkaları ırza geçme ya da kürtaj deneyimlerini anlatıyorlardı. Hepsi, nasıl ezildiklerini ve duydukları hıncı dile getirmekteydi. Başlangıçta bu çığlıklar bıyık altından gülmeler ve hakaretlerle karşılandı. Ama sömürgeciliğe karşı mücadele etmiş erkekler, kadınların başkaldırısının kendilerini de ilgilendirdiğini kavramakta gecikmediler. Eskiden sömürge halklarına karşı duydukları suçluluk duygusunun bir benzerini şimdi kadınların şikayetleri karşısında duyuyorlardı. Eskiden karşı çıkılan, Beyaz erkekti. Şimdi suçlu sandalyesinde aralarında hiçbir ayırım yapılmaksızın tüm erkekler oturtulmaktaydı; üstelik, suçlayanlarla aralarına herhangi bir mesafe koyma olanakları bile yoktu. Birkaçı feminist mücadeleye katıldı, çoğunluk ise ifade etmekte zorluk çektiği bir rahatsızlıkla birlikte yaşamaya alıştı. Kadınların kavgasının, uzun bir gelecekte, "değerlerinin, yasalarının, kısacası kurdukları uygarlığın tümüyle altüst olması demek olduğunu anlıyor, daha doğrusu, anlamamak istiyorlardı.
Erkeklerin kadınlar tarafından tartışma ve eleştiri konusu yapıldığı dönemde babaların da oğulları tarafından eleştirilmeye başlanması, kavgayı kızıştırdı. Altmışlı yılların sonunda aynı anda hem kocaya hem de babaya baş kaldıran kadınlarla gençler arasında nesnel bir "yeni ittifak" kuruldu. Gençler gele-neksel erkeksi değerleri bir bütün olarak terk edip daha kadınsı değerlere yöneldiler. Her tür otoriteye ya da doğal üstünlük düşüncesine sırtlarını çevirip şiddet-sizliğin tüm biçimlerini göklere çıkardılar. Haklı ya da haksız olarak onlara eski Batı emperyalizminin (ve dolayısıyla ataerkil otoriterciliğin) yeni bir bi-çimi olarak görünen Vietnam Savaşı, altmışlı-yetmişli yıllarda ergenliğe ulaşan yeni genç kuşaklar tara-fından evrensel olarak lanetlendi. Genç Batılılar artık savaşın adını bile duymak istemiyor, bedeli ne olursa olsun yaşamayı yeğliyor, doğaya saygı gösterilmesi için savaşıyor ve çevreyi tehdit ettikleri ölçüde tekniğin ve bilimin ilerlemesinden duydukları endişeyi dile getiriyorlardı.
Bu yeni ittifak bir yanlış anlamaya dayalıydı. Çünkü genç erkeklerin erkeksilik kalıpdeğerlerine sırtlarını çevirip daha kadınsı davranışlar benimsedikleri sırada kadınlar da bin yıllık tutumlarından bazı-larını terk ederek bir zamanlar erkeklerin özel av alanı olmuş olan alanları ele geçirmeye başlamışlardı. Kadınların davasını genellikle desteklemiş olan oğullar kuşağı, aldatılmış olduğunun çok geç farkına vardı. Geleneksel anaç değerlere yakınlaşmakta olan genç erkekler, kadınların tam da bu sırada o değer-lerden uzaklaşmakta olduklarını kabullenmekte zorlandılar. Tam birilerinin rekabetin daha acımasız olacağı, daha az saldırgan bir dünya kurmak istedikleri sırada, ötekiler karşılarına tehlikeli birer rakip olarak çıkıyorlardı. Kadınlar artık yalnızca şefkat ve özveriden ibaret değildiler; aynı zamanda hırslı ve bencildiler de. Babaların şaşkınlığı bu kez oğulları sardı. Ve bugüne kadar da bu şaşkınlığı üzerlerinden atamadılar.
KADINLARIN İNSAN HAKLARI
Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika'nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının düşük ücret-lerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grevler yapması, kabul edilmektedir. Bu olaylardan 52 yıl sonra Danimarka'nın Kopenhag şehrinde düzenlenen Kadın Sosyalist Enternasyonel toplantısında -Alman kadın politikacı Clara Zetkin'in önerisiyle- 8 Mart 1857'de New York'ta başlayan, kadın haklarının kazanılması ve kadınların birlikteliği mücadelesinin her yıl Ka-dın Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı. Kadın hakları mücadelesinde 1975 yılı büyük özellik taşıyor-du. Uluslararası Kadınlar Yılı olarak kutlandı. Bu yıl etkinlikleri içerisinde Birleşmiş Milletler 8 Mart gününü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlamaya başladı. İki yıl sonra 1977'de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 8 Mart, Kadın Hakları ve Dünya Barış Günü olarak kabul edildi. Bu kabulün altında iki temel neden açıklandı: Dünya barışının korunması, sosyal gelişim ve temel insan haklarının kullanıl-ması için kadınlara eşitlik ve kendilerini geliştirmelerine olanak sağlanmasıydı. Kadınlara eşit haklar verilmesinin dünya barışını güçlendireceği kabul edildi.
Kadınların özgürlüğü ve bilinçlenmesi için Eşit Haklar Değişikliği ERA (Equal Rights Amendment) ile kadınların doğurganlıklarıyla ilgili hakları ve diğer düzenlemeler için ulusal örgütlenme-ler ve kampanyalar oluşturuldu. Bu hareketleri destekleyici nitelikte çeşitli mesleklerde, birliklerde ve bürokrasi içinde çalışma grupları oluşturuldu. Tüm bu etkinlikler kadınların (ABD ve dünyanın her ye-rinde) günlük yaşamlarını değiştirmiş, erkeklerin egemenliğinde olan meslekler artık erkek tekelinden çıkmıştı. Medya da kadın hareketi karşısında kayıtsız kalmadı. Kadınların taleplerini din, spor gibi konu-lara yayarak katılım cinsiyetlerinin dengesinde ve liderlik ortaklıklarında değişiklikleri başlattı. Ev için-deki eşitsizlikler de medya sayesinde gizli ve toplumun arkasında kalmış olmaktan kurtulup, topluma açık bir tartışma konusu haline geldi. Bu hareketler kadınların düşünce ve ifade şeklinin değişimini sağladı. 1980'li yıllardan sonra ise kadın örgütleri geniş kitlelerden uzaklaştı ve bürokratik hantal bir yapıya bü-ründü. Feminist perspektif 1980'li ve 1990'lı yıllarda oldukça yayılmış, bu düşünce yeni sosyal kültürel projelere ve eylemci gruplara esin kaynağı olmuştur. Çalışan ve ırksal ayrımcılık mağduru kadınların sorunlarına odaklanmış yeni örgütlenmeler de yine bu dönemde filizlenmiştir. Feminizmin toplumun önemli alanları tarafından kabul görmesi sonucunda ortaya çıkan, (örgütlenmelerdeki bürokratikleşme, akademik feminizm) tablo, hareketin bütünü için pek de yararlı olmamıştır. Bu değişimin (feminizmin kurumlaşıp marjinalleşmesini sağlarken) Kadınların İnsan Hakları Hareketine (kısa vadede) pozitif bir ivme kazandırmadığı da ortadadır.
Kadınların İnsan Hakları Hareketine (yeniden) ivme kazandıracak rüzgar 2000 yılında esmeye başladı. 2000 Yılı Küresel Kadın Yürüşü, kadınların küresel tavrı açısından dönüm noktasıdır. 8 Mart-17 Ekim 2000 tarihleri arasında dünyanın her yerinden kadınlar, 2000 Yılı Dünya Kadın Yürüyüşünü gerçekleştirdi. Bu yürüyüşte 157'yi aşkın ülke ve bölgeden kadınlar temsil edilmiş 5000'den fazla örgüt imza vermiş ve 80'e yakın ulusal organizasyon komitesi kurulmuştu. Yürüyüşün talepleri: Bütün devlet-ler yoksulluğu ortadan kaldırmayı hedefleyen yasal çerçeveyi ve stratejileri kabul etmeli; eğitim-iş-ücret adaleti ve eşitliği, sendikalaşma, sağlık kontrolü ve sosyal güvenceyi insanlara birer sosyal hak olarak sağlamalı; spekülasyondan vergi alınmalı ve bu verginin aktarıldığı fon sosyal gelişim için ayrılmalı ve bu fon aşırı yoksulluk içinde yaşayan 1.3 milyar insanın ve bunların %70'ini oluşturan kadınların kulla-nımına öncelik vermeli; IMF'nin yapısal uyum politikalarına son verilmeli; sosyal bütçelerde ve kamu hizmetlerindeki kesintilere son verilmeli; Çok Taraflı Yatırım Anlaşması MAI (Multilateral Agreement on Investment) reddedilmeli; en fakir 53 ülkenin ve daha uzun vadede bütün üçüncü dünya ülkelerinin borçları silinmeli; büyük güçler tarafından birçok ülkeye empoze edilen, başta kadınları ve çocukları etkileyen ambargolar ve blokajlar kaldırılmalı; kadının kendi yazgısını tayin etme hakkı, bedeni ve do-ğurganlığı üzerinde denetim sahibi olma hakkı tanınmalı; kadınlara yönelik sınıfsal ve cinsel sömürü ile şiddetin bütün biçimlerinin ortadan kaldırılması için somut adımlar atılmalı; başlık parası kadın sünneti, kadınların kapanmaya zorlanması, kız çocuklarının seks turizminde kullanılması, bekaret kontrolü gibi çağdışı uygulamalara son verilmeli; BM, kadınların ve çocukların hakları ile ilgili sözleşmeleri ve anlaş-maları kabul etmeleri ve uygulamaya koymaları için üye devletler üzerinde baskı oluşturmalı; bütün dev-letler konvansiyonel, nükleer ve biyolojik silahlara ilişkin silahsızlanma politikalarını kabul etmeli ve uygulamalı cinsiyetçi ayrımcılığa, eziyete ve cinsel şiddete maruz kalan kadınların iltica hakkı kabul edilmeli; devletler kültürün tek tipleştirilmesi ve kadının medya da pazarın gereksinimlerine göre kulla-nılmasına son vermelidir. Bu süreçte her biri farklı ulus ve etnik kökenden, farklı sınıfsal yapılardan gelen, farklı siyasal anlayışlara sahip kadın grupları; dünya çapındaki yoksulluğa, kadının yoksullaştırıl-masına ve kadına yönelik şiddete karşı "hayır" demişler ve bu ortak talepler altına imza atmışlardır. Yü-rüyüşün sonunda (17 Ekim 2000'de) New York'ta BM binası önünde yapılan uluslararası gösteriler, bu yeni başlangıcı "taç"landırmıştır.
Bu yeni başlangıcın (Küresel Kadın Hakları açısından) yansıması, (belirgin bir şekilde) Nijer-ya'da gerçekleştirilecek Dünya Güzellik Yarışması sürecinde ortaya çıkmıştır. Evlilik dışı çocuk dün-yaya getirdiği için şeriat mahkemesi tarafından "recm" (taşlama) cezasına çarptırılan Emine Laval için BM, Nijerya'ya söz konusu ceza gibi benzer şeriat cezalarının uygulanmasını engelleyen ve kadın hakla-rının korunmasını öngören uluslararası anlaşmalara imza attığını hatırlatarak uyarıda bulunmuş, Nijerya Adalet Bakanlığı da recm etme cezasının Federal Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle bu karara itiraz etmiştir. Laval için verilen bu karara uluslararası toplumdan da sert tepkiler gelmiştir. Türkiye'den Naz-miye Halvaşi "...Mutlaka birileri bir şeyler yapmalı deyip yürümeye başladım. Sessiz sedasız ve vahşice dünyanın bir yerinde insanlar öldürülüyor ve biz bunları seyrediyoruz. Bu, suça ortak olmaktır. Ben ortak olmak istemiyorum" demiş, Belçika'dan Ann Van Elsen (Güzellik Kraliçesi) ise "Kadın haklarını çiğneyen bir ülkede hiçbir zaman güzellik yarışması yapılmamalı" biçimindeki protestosunu ortaya koy-muş; kraliçeliğini kaybetme uğruna (küresel bir tavırla) yarışmaya katılmamıştır.
2002 yılının Ekim ayında AWID (Association for Women's Rights in Development)'ın düzenle-diği "Globalize This" (Bunu Küreselleştirin) kampanyası, kadın haklarını küreselleştirmeyi (bunu başar-mayı) hedeflemektedir. AWID Forum'u günümüz küreselleşme süreciyle ilgili feminist alternatiflerin dile getirildiği ve kadın haklarının, gelişmenin merkezi bir amacı olmasını garantiye alacak pratik strateji-ler geliştirildiği az bulunur, stratejik bir ortam sağlamaktadır. Burada kadın hareketi içinde ortak gün-demler üzerinde kurulan bir kampanya platformu sunulmuştur. Platformda küreselleştirilmesi istenen talepler:
1. Herkes için, her yerde temel ekonomik ve sosyal haklar!
Ekonomik ve politik sistemlerimiz herkesin yeterli yiyecek, barınma ve su olanaklarına sahip ol-duğu bir dünyayı, kadınların her tür emeğine değer verilen, herkesin sağlık bakımından yararlanabildiği (cinsel, üreme ve sağlık hakları da dahil) ve tüm çocukların okula gidebildiği bir dünyayı desteklemelidir. Kadınlar ve erkekler kaynaklar konusunda eşit kontrol ve erişime sahip olmalıdır, kadınlar ve erkekler hem kamu görevleri hem de ev işlerinde sorumluluğu paylaşmalıdır. Bu görüşün gerçekleşmesi için ekonomik ve sosyal haklar, gelişme toplumunun "temel çizgisi" olmalıdır. Mikrokredi kendi başına bir çözüm değildir, yine de gelişme toplumunun büyük bölümü tarafından kadınların yoksulluğuna değinme konusunda tek yaklaşım olarak algılanmaktadır.
Kadın kooperatifleri ve sendikalarla okur yazarlık, sağlık ve eğitim programlarına stratejik fon sağlamanın geliştirilmesi de dahil olmak üzere, kadınların insan haklarını gerçekleştirmeyi amaçlayan program ve fonları arttırmak için gelişme toplulukları iş başına çağrılmıştır.
2. Uluslararası Sözleşmelerde Eylem!
Her hükümet kadın hakları ve cinsel kimlik eşitliği konusunda söz vermiştir. Bununla birlikte, son yıllarda, hükümetler zorlu bir fikir birliğinin önceden gerçekleştirilmiş olduğu tartışmaları yeniden açma konusuna, sözlerini gerçekten hayata geçirme konusundan daha fazla enerji ve kaynak ayırıyor gibi görünmektedir. Uluslararası insan hakları anlaşmalarının yanı sıra Beijing Platform for Action demokra-tik yönetim ve kadınlara yetki verilmesi için bir çalışma çerçevesi sağlamaktadır. Bu sözleri yerine ge-tirmek bütün hükümetlerin ekonomik politikalar, ticaret anlaşmaları, ulusal bütçeler, yönetim yapıları, sosyal programlar, cinsel ve üreme haklarının korunması ve ulusal yasama konularında değişiklikler yapmalarını gerektirmektedir. Bütün hükümetler, Beijing Platform for Action'ı yerine getirmeye çağırıl-mıştır.
3. Sorumluluk!
Küreselleşmiş bir dünyada, uluslararası kurumların sınırlar arasındaki etkinlikleri düzenlemesi ve uluslararası toplum içinde ortak sorumluluğu kolaylaştırması gerekmektedir. Ancak, uluslararası finans kurumları dar, finansal olarak odaklı mandalara sahip olmak ve tümüyle müşterilerine karşı sorumlu ol-mak durumundadır. Bu durum varolan borçların popülasyon tarafından değil, ahlaksız liderlerin özel hesaplarından geri ödenmesi gerektiği, kurumların demokratik yapıları benimsemek zorunda olduğu ve kurumsal politikalarla etkinliklerin şeffaf, katılımcı süreçlere dayanması gerektiği anlamına gelir. Ayrıca, kadınlara karşı sorumluluk, insanlığın gelişme amacının "add ons" olarak değil, makro ekonomik politika çalışma çerçevesinin ayrılmaz bir parçası olarak anlaşılmasını da gerektirir. Cinsel kimlik eşitliği ve kadınların yoksulluğunun azaltılması tüm ekonomik politika reçetelerinin amacı olmalıdır. (Eninde so-nunda uluslararası finans kurumlarının radikal bir şekilde düzeltilmesi gerekmektedir; bu arada onlar da en azından sürdürülebilir insan gelişimi ve insan haklarının temel özelliklerine karşı sorumlu olmalıdır-lar.)
Uluslararası Finans Kurumları tüm makro ekonomik politikaları kadınların zaman yüklerini azalt-ma, sağlık ve eğitime evrensel erişimi sağlama ve üretim kaynaklarına eşit erişimi garantiye alma yetkile-rine karşı gözden geçirmelidirler.
4. Barış!
İnsanoğlu akıl, yaratıcılık ve şefkat konusunda inanılmaz kapasitelere sahiptir. Kadınların çatışma-ları önleme ve çözmede temel bir rol oynadığı, enerjilerimizin askeri stratejiler oluşturmak yerine, barışı sağlama ve korumaya odaklandığı ve kadınlarla kızların çatışma durumlarında cinsel kimlik temeline dayanan şiddetten korunduğu barış dolu bir dünyada birlikte yaşanabilmelidir. Çatışma süresince suçlara ve hak ihlallerine değinecek hümaniter ve insan hakları yasasını geliştirmek değerli hedefler olsa da a-maç, eninde sonunda gerçek anlamda barış içinde yaşanabilmesi için gereken değer, norm ve yapıları gerçekleştirmek olmalıdır. Diğer bir deyişle, "barış" "daha kibar bir savaş" demek değildir. Gerçekte saldırganca eylemleri durduracak ve silahların kullanımı olmadan insanlığın güvenliğini sağlayacak ulus-lararası yönetim yapıları alternatif tartışma çözüm mekanizmalarına ihtiyacımız var. Şiddetin kuralı, yasanın kuralı değildir.
Feministler, hükümet temsilcileri ve sosyal ve dini liderler tek yanlılığı kınamaya ve kalıcı bir "te-rör savaşı"nın gelişine sözlü olarak karşı çıkmaya çağırılmıştır.
5. İnsan Haklarının Evrenselliği!
Kadınlar kendi haklarını hayata geçirebilmeli, kendi kültürlerini sürdürebilmeli ve özgürlük ve gü-ven içinde yaşayabilmelidir. Hiçbir gelenek, kültürel uygulama ya da dinsel öğreti, temel bir insan hak-kının ihlalini doğrulayamaz. Çeşitli fundamentalist kamplar (dinsel, pazar, nasyonalist ve kültürel); bunlar tutucu gündemler yürütmek ve cinsel kimlik eşitliğini açıkça inkar etmek için yerel yönetim yapıları ve uluslararası toplantılardaki kuvvetlere katıldılar. Dini güçler (Hıristiyan, Müslüman ve diğerleri); bunlar statülerini uluslararası konferanslarda ve ulusal yönetimlerde eşitlik karşıtı konumları geliştirerek kadın haklarını yadsımak için kullandılar. Kadınların insan hakları bölünmezdir, birbirine bağlıdır ve evrensel-dir; dinsel bir vetoya tabi değildir. Her fundamentalizme ve kadınların kendi haklarını yaşamalarının erozyonuna karşı çıkılmalıdır.
Birleşmiş Milletler, Katolik Kilisesinin "üye olmayan devlet daimi gözlemcisi" statüsünü feshet-melidir.
6. Teknolojinin Sorumlu Kullanımı!
Son yüzyılın teknolojik gelişimleri insanlığın şaşırtıcı yaratıcılık potansiyelini göstermektedir. Anonim şirketler ve araştırma kurumları kadınların zaman yükünü hafifletmeye ve yaşamlarıyla refahları üzerindeki kontrollerini arttırmaya büyük ölçüde yardımcı olabilecek basit teknolojiler ortaya çıkarma yeteneğine sahiptir (doğum kontrolü, iletişim, hastalıkların önlenmesi ve yiyeceklerin saklanması gibi). Bunlar aynı zamanda insan sağlığına ve çevreye zararlı olan ve cinsel kimlikle temel insan haklarına zarar veren teknolojiler üretme yeteneğine de sahiptir. Teknolojiler etik izleme ve vatandaşlık ilişkisi olmaksı-zın empoze edilmeli ve geliştirilmelidir. Güneyli kadınlar farkında olmayan araştırma denekleri olarak kullanılmamalıdır. Araştırmaların yararları da yalıtılmış gruplarla sınırlı olmamalıdır. Anonim şirketler ve araştırma kurumları insanların gelişimi ve insan hakları ilkeleriyle tutarlı biçimde ürünleri dağıtarak ve araştırmaları gerçekleştirerek dünyanın her yanında herkesin refahından sorumlu olduklarını kabul etme-lidir.
Anonim şirketler ve araştırma kurumları teknolojiyi sorumlu bir şekilde geliştirme ve kullanmaya çağırılmıştır. Bir araştırma projesi ya da teknolojik buluş, ancak beklenen insani yararlar genel potansiyel riskleri aşıyorsa kullanılmalı ve yayılmalıdır.
7. Adalet Eşitliği!
Son yıllarda, sivil toplum etkili biçimde anonim şirketler ve finans kurumlarından sorumluluk ta-lep etmiştir. İnsan hakları savunucuları soykırım suçlularının yargılanmalarını sağlamışlardır. Çevreciler ormanlar, çöller, hayvanlar, nehirler ve göllerin devamlılığını tehdit eden gelişmeleri durdurmuşlardır. Yerel topluluklar hür iradelerini istemişlerdir. İş eylemcileri işçileri organize etmiş ve temel çalışma standartları sağlamışlardır. Her ne kadar kadınların öncelikleri ve çıkarları çoğu kez sivil toplum günde-minin dışında kalmış olsa da kadınlar tüm bu hareketlerde göze çarpmıştır. Tarih "devrimden sonra kadın sorununa değinme"yi beklemenin işe yaramadığını göstermiştir. Kadınlar devamlılığı olan alternatif toplumlar yaratmada temel bir role sahiptir. Cinsel kimlik adaleti ve her tür eşitsizliğin ortadan kaldırıl-ması küresel adalet hareketlerinin asıl amacı olmalıdır.
Sosyal, ekonomik ve çevresel adalet hareketleri feminist liderliğe yer açmalı ve gündemlerine cin-sel kimlik eşitliğini katmalıdır.
8. Çeşitlilik!
En temel anlamında küreselleşmenin yeniden oluşturulması "başka bir alternatif yok" öncülüğünü reddetmeyi gerektirir. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı savaşımlarla birlikte karşı karşıya geldiğimiz için, deneyimlerle görüşlerin tam bir çeşitliliği ve içlemciliğe dayanan alternatifler dile getirilmelidir. Güçlü ve eşit bir kadın hareketi içinde, her yaş ve geçmişten kadınlar, kendi yaratıcılıkları, liderlikleri ve görüşlerini dile getirecek bir konumda olabilecektir. Gençler ve yaşlılar dinlenmelidir. Hükümetlerde ve kurumlarda feminist amaçlar doğrultusunda çalışan kadınlar desteklenmelidir. Birçok görüşün bir arada varolabildiği bir dünyayı yaratmak için ortaklaşa ve stratejik bir biçimde çalışılmalıdır. Alternatif görüş-leri küreselleştirmek için, feminist girişimler marjinalize grupların seslerini arttırmanın ve görece daha az gücü olanlarla girişimleri ve liderliği desteklemenin yollarını bulmak zorundadır.
Kadınların organize olması, diğerlerinin yanı sıra genç kadınlar, mülteciler ve göçmen kadınlar, küçük ölçekli çiftçiler, yoksul kadınlar ve yerli insanlar da dahil olmak üzere, özellikle küreselleşmenin negatif etkilerini yaşayan kişilere yer açmalı ve çeşitliliği beslemelidir.
Platformdaki bu sekiz talep, AWID üyeleri tarafından düzenlenecek eylem çağrılarıyla, gerçekleş-tirilecek olan devrimsel bir uluslararası kampanya (Küresel Kadın Hakları) için başlangıç noktası sağla-yacaktır.

İNSAN HAKLARININ KORUNMASI
Kendi adlarına çok sayıda uluslararası, dinsel, ulusal ve yerel yasalar ve politik kışkırtmaya karşın, dünyadaki birçok insan günlük bir temeldeki ekonomik, sosyal, sivil ya da politik haklarının birinin ya da daha fazlasının ihlali ile acı çekmektedir. Bu yüzden şu soruyu sormalıyız: Devletler bireysel ya da BM sisteminin bir parçası olarak son yirmi-otuz yılı aşkın bir süre davrandıkları gibi, insan haklarının dayatı-cısı ya da etkili koruyucusu olma görevini nereye kadar sürdürebilir? Bu sorunun iki boyutu vardır. İlki radikal politik değişim, pek çok insan haklarının sürekli ihlal edildiği bir toplumu insan haklarının büyük çoğunluğunun korunduğu bir topluma ya da tam tersine dönüştürebilir. 1990'larda Güney Afrika, geniş çapta insan haklarının radikal politik değişiminin önemli bir başarı hikayesi olarak sayılmıştır. Devlet politikası bile bile, insanların büyük çoğunluğu için insan haklarının ırkçı yalanlaması üzerine kurulu bir toplumdan, insan haklarının korunmasını politik gündemine almış bir topluma geçişe yol açmaya çabala-mıştır. İyi bir karşı uygulama örneği, 1973'de Şili Başkanı Allende'nin demokratik olarak seçilen hü-kümetine karşı yapılan askeri darbedir. Sonradan beliren General Pinochet'in askeri diktatörlüğü insan haklarının ihlali üzerine kurulmuştur.
İkincisi, devletler bir çok neden yüzünden, başka devletlerdeki insan hakları ihlaline yönelik tu-tumlarını değiştirebilir ve bu başka devletlerdeki değişim için baskı kurmaya başlayabilir. Yine, bu iki şekilde işleyebilir. Hükümetler diğer ülkelerdeki insan hakları suiistimaline göz yummayı bırakmaya ya da başlatmaya karar verebilir. ABD hükümeti ve Avrupa Birliği en görünür olanlarıdır, bunun tek nedeni en fazla uluslararası nüfuza sahip olmalarıdır. ABD yabancı politikasının insan haklarını ihlal eden devletleri saldırganca hedef aldığı Carter'ın Başkanlık Dönemi (1976-80) göze çarpmaktadır. Burada bile, suiistimalci sekiz devletin (hepsi Latin Amerika'da) güvenlik destekleri (levazımları) zarar görmüşken, diğer bir çok bağışlanamaz ihlalciler, örneğin Endonezya, İran, Güney Kore, Filipinler ve Zaire, bu ceza-ya uğramamışlardır. Aslında, uluslararası insan haklarının kutsallığı bağlamında birbirini izleyen ABD ve diğer Birinci Dünya hükümetlerinin yüksek düzeydeki söylemlerine karşın, bunların bağışlanamaz ihlal-cileri (ulusal insan hakları, yerel donatım endüstrisinde iş verme, yapılandırıcı söz gibi) gerçekten ceza-landırmaktansa sıklıkla bahane bulmuş olmalarını tartışmaya daha yakın olabilir. Bunun uluslararası rekabetçiliğin yapısında varolan söylemiyle devlet-arası sistemin yapısında varolduğu sonucundan kur-tulmak zordur. Bu, görece zararsız yollarda (örneğin sporda), daha ciddi biçimlerde (ticaret) ve en zararlı haliyle (savaşlar ve benzerleri) kendini gösterir. Kapitalist küresel sistemde hangi devletlerin, en açık insan hakları ihlallerine karşı kararlı biçimde hareket ettiği nadiren bilindiğine göre, örneğin işkenceden kurtulma gibi, genellikle daha üzerinde tartışılır haklar olarak görülen şeyleri, örneğin, uygun bir hayat standardı ve sağlıklı bir çevre gibi, burada öne sürülen ortakçı demokrasi tipi muhtemelen bunu daha iyi yapacaktır. Dikkatli bir inceleme altına alınması kapitalist küreselleşmedeki devletin kendisinin doğası-dır.
Bu düşünülmezi, yani bir çoğumuzun yaşadığı devlet-arası sistemin ayrı devletlerinin ötesine git-miş olan bir dünyayı düşünmek için başka bir çağrıdır. İki önemli olguya dikkat çekmek için sorunu bu şekilde ifade etmek gereklidir. İlki, günümüzde devletsiz milyonlarca insan var (örneğin, mülteciler ve sığınma hakkı arayanlar), ve ikincisi, sözde ulus-devletlerin sınırlarında yaşayan ama bunu şüpheli bulan daha çok sayıda milyonlarca insan var (örneğin, yerli halk, milliyetçilik tarafından reddedilen ilerici dü-şünenler ve uluslarötesi sadakat ve kimlikleriyle insanlar). Küresel bir toplum, karşılıklı destekleyici toplumlar içinde örgütlenmiş, birbirine bağlı üretici-tüketici kooperatifin bir uluslarötesi ağının sonuçla-rında yaratılmış olsaydı, o zaman bütün haklar ve sorumluluklar birbirine daha sıkı bağlanmış olurdu. Kapitalist küreselleşme tarafından desteklenmiş devlet sistemi kendisinin tatmin edici bir politik biçim olan daha fazla güven verecek birçok fırsatta azınlıkların haklarıyla ilgilenemediğini kanıtlamıştır. Rosalyn Higgins, bunu, devletler ve azınlıklar arasındaki, onların içine yerleşmiş ilişkinin sorununda liberal görüşü ifade ederken, bilmeyerek doğrulamıştır. Söylediği azınlık hakları ille de insanların ay-rılma hakları ve kendi yargılarını gerektiren haklar değildir.
Bu düşünüş biçimi, her ne kadar anlaşılır olsa da, tamamen keyfidir, çünkü devletlerin sayısını a-şağı yukarı şu an sahip olduğumuz sayıyla sınırlı tutma eğilimindedir. Bunların çoğu bazı grupların hak-larının ihlali üzerine kurulmuştur. Daha radikal bir çözüm, az ya da çok özel ulusçuluktan esinlenmiş şimdiki devlet-arası sistem ve devletin politik hayatın en ulaşılabilir formları olduğu savını sorgulamak ve onlara alternatifler düşünmektir. Bu sosyalist küreselleşmenin politik projesidir.
Gelişimin insan haklarıyla bağlı olduğu hakkında yaygın bir fikir birliği vardır, fakat nasıl olduğu konusunda değil. İnsan hakları ve insan gelişimi arasındaki bağlantıların en açık ifadelerinden biri 2000 yılında BM Kalkınma Programı olan UNDP (UN Development Program) İnsan Gelişimi Raporunda giriş olarak sunulmuştur: İnsan hakları ve insan gelişimi ortak bir görüş ve ortak bir amacı paylaşırlar. Her yerdeki insanların özgürlüğünü, şerefini ve refahını korumak için: Ayrımcılıktan kurtulma (cinsel kimlik, ırk, etnisite, ulusal köken veya din ile), istekten kurtulma (uygun bir yaşam standardından memnun olma) gelişme ve bir insanın potansiyelini anlama özgürlüğü, korkudan kurtulma (işkence, keyfi tutuklama ve diğer ihlallerden kişisel güvenliğe olan tehditlerin), yasaların ihlalleri ve adaletsizlikten kurtulma, düşün-ce ve konuşma özgürlüğü ve karar alma mekanizmasına katılma ve kurumları şekillendirme, uygun işler için özgürlük (istismar olmadan) (UNDP 2000a:1)
Dünya üzerindeki insanların çoğunluğunun yaşamlarının değerini arttırmak için hangi değişiklik-lerin cazip olduğu konusunda yaygın bir hemfikirlik vardır. Görünürde amansız küreselleşmenin bu dö-neminde değişiklik kesinlikle havadadır. İsteklerin artmasına rağmen, gelişim ve özgürlükler bazı insan-lar için yeterince hızlı gerçekleşmemektedir.
Kapitalizm gibi küresel sistemler, birkaç nesil boyunca doğup ölmezler. Yeni nesiller yeni müca-delelerle yüzleşirler ve onlara katılırlar ya da katılmakta başarısız olurlar ve bu, mücadelenin bir sonraki durumunun, sonradan gelen nesiller tarafından nasıl karşılanacağına dair koşulları değiştirir. Tabii ki, geleceğin nasıl şekillendirileceği bir inanç sorunudur ve hiçbir bilimsel kesinlik ile önceden tahmin edi-lemez. Ve tabii ki, politik istek, tek etken değilken, daha iyi bir geleceğin yaratılmasında hesaba katıla-maz, tıpkı daha kötü bir geleceğin yaratılmasında politik iradenin olmamasının ya da kötü türde bir politik iradenin tek etken olabilmesi gibi. Sosyalist küreselleşme ya da kapitalist küreselleşmeye başka herhangi bir alternatif insanların beraber çalışmalarıyla yaratılmak zorundadır. Sonuç olarak, kapitalist küresel-leşmenin sınıf polarizasyonu ve ekolojik yetersizlik krizini çözemeyeceği; kişisel olarak sahip olunan büyük iş yerlerinin yavaş yavaş yok edilmesinin ve onun üretici-tüketici kooperatifleriyle yer değiştiril-mesinin bu krizleri çözmesinin kapitalist küreselleşme ile karmakarışık etmekten daha olası olduğu ve kadın (insan) haklarının küreselleşmesinin, bu dönüşümde güçlü bir rol oynayabileceğidir.

SONUÇ
Çağdaş tarih boyunca, kadın hareketi göz ardı edilemeyecek sosyal bir güç olmuştur. Kadınlar zaman içinde defalarca sıkıntılar karşısında ayaklanmışlar, insanlık tarihini değiştiren öngörülü sosyal hareketlere önderlik etmişler, zorlu dönemlerde savaşımlarını devam ettirmişler, gücü elinde bulunduran-lar "yoldan çıktıklarında" alternatif görüşler sunmuşlardır. Bugün, kadınların savaşımı küreselleşmenin negatif güçleridir. (Uluslararası ticaret ve yatırım, dinsel ve kültürel uygulamalar, pazar mekanizmaları, teknolojik buluşlar ve küresel güç yapılarını, bir bütün olarak toplumlar ve çevrenin gereksinimlerinin üzerinde kendi kısa vadeli maddi kazançlarını geliştirmek için kullanan seçkinler, anonim şirketler, poli-tik liderler ve uluslararası kurumlar)
Kadın hareketi dünyanın her yanında toplumlar tarafından paylaşılan değerleri ve görüşleri kap-samaktadır. Ortak dayanışma ve yaratıcı görüş kullanılarak, Küresel Güney, Kuzey ve Doğu Avrupa'dan feministler birlikte alternatif bir "küreselleşmiş dünya" meydana getirebilirler. Dünyanın her yanındaki insanların iyilikleri, eşitlik ve yetkilendirmeyi sağlamak (ilerletmek) için küreselleşmenin açtığı yolları kullanmamız gerekmektedir. (İletişim teknolojileri, uluslararası kurumlar ve hükümet yapıları ile sınırlar arasında kapital, mal ve insan akışı)
Küreselleşmenin açtığı yolları kullanmaya çalışan radikal hareketler, anti-küreselleşme hareketini besler. Bu hareket, onların önemli bir parçası olan sosyal sorumluluklar ve insan haklarının uygulanma-sında aktif olmak için birçok insandan ilham alırken, kapitalist küreselleşmeye alternatif oluşturulabilir. Sosyalist küreselleşme (radikal feminist yaklaşımı içselleştiren) bir çok alternatif yoldan biridir. Alterna-tifler küreselleştirilebilir.

 

KAYNAKÇA
Albert, Michael, Değişimin Yolu, Çeviren: Orhan Akalın, Aram Yayınları, İstanbul, 2002
Badinter, Elisabeth, Biri Ötekidir, Çeviren: Şirin Tekeli, Afa Yayınları, İstanbul, 1986
Balibar, Etienne, Immanuel Wallerstein, Irk Ulus Sınıf, Çeviren: Nazlı Ökten, Metis Yayınları, İstanbul, 1995
Bayart, Jean-François, Kimlik Yanılsaması, Çeviren: Mehmet Moralı, Metis Yayınları, İstanbul, 1999
Beck, Ulrich, Siyasallığın İcadı, Çeviren: Nihat Ülner, İletişim Yayınları, İstanbul,1999
Berktay, Fatmagül, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis Yayınları, İstanbul, 1996
Cohen, Anthony P., Topluluğun Simgesel Kuruluşu, Çeviren: Mehmet Küçük, Dost Yayınları, Ankara, 1999
Donovan, Josephine, Feminist Teori, Çevirenler: Aksu Bora, Meltem Ağduk Gevrek, Fevziye Sayılan, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2001
Dunbar, Roxanne, "Female Liberation as a Basis for Social Revolution", Notes from the Second Year 1970
Falk, Richard, Yırtıcı Küreselleşme, Çeviren: Ali Çaksu, Küre Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2002
Giddens, Anthony, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, Çeviren: Osman Akınhay, Alfa Yayınları, İstanbul, 2000
Giddens, Anthony, Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2001
Giddens, Anthony, Modernliğin Sonuçları, Çeviren: Ersin Kuşdil, Ayrıntı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1998
Hardt, Michael - Antonio Negri, İmparatorluk, Çeviren: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, 2002
Is Local: Global as Feminine: Masculine? Rethinking the Gender of Globalization; By: Freeman, Carla, Signs: Journal of Women in Culture & Society, Summer 2001, Vol.26, Issue 4
Lijphart, Arend, "Majority Rule versus Democracy in Deeply Divided Societies", Politikon, December 1977
Parekh, Bhikhu, Çokkültürlülüğü Yeniden Düşünmek, Çeviren: Bilge Tanrıseven, Phoenix Yayınları, Ankara, 2002
Progress of the World's Women 2000 (UNIFEM) A New Biennial Report
Robertson, Roland, Küreselleşme, Çeviren:Ümit Hüsrev Yolsal, Bilim Sanat Yayınları, Ankara,1999
Sartori, Giovanni, Demokrasi Teorisine Geri Dönüş, Çevirenler: Tunçer Karamustafaoğlu-Mehmet Tur-han, Yetkin Yayınları, Ankara,1996
Sklair, Leslie, Globalization, Capitalism & Its Alternatives, Third Edition, Oxford University Press, London, 2002
Tekeli, İlhan, Modernite Aşılırken Siyaset, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara,1999
Waters, Malcolm, Globalization, Routledge Press, London, 1995
What Happened to the Women's Movement?, By: Epstein, Barbara Monthly Review, May 2001,Vol.53 Issue 1
Women and the United Nations, Women's Internatinal Network News,Winter 2002,Vol.28, Issue 1
YARARLANILAN WEB SİTELERİ
www.ebscohost.com
www.womenissues.about.com
www.awid.org
www.monthlyreview.org
www.un.org
www.msn.com
www.kadinlar.com
www.direnis.com
www.ntvmsnbc.com

 
< Önceki   Sonraki >
 
internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.
Döviz Kuru(TCMB)
USD Alış1.4994 YTL
USD Satış1.5066 YTL
EURO Alış1.9241 YTL
EURO Satış1.9334 YTL
  Toplam  217,559