KÜRESEL RİSK TOPLUMU’NDA ETİK Okt.Fatma KESİRİKLİOĞLU Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi GİRİŞ
Giddens’a göre modernite; bireysel kimliğin inşası toplum ile karşılıklı etkileşimde oluşan geri beslemeli bir projedir. Kişisel hayatın mahrem alanlarında ortaya çıkan değişmeler, toplumsal alan ile ilişkilidir. Toplumsal alanda zaman-mekan ayırımından ortaya çıkan yoğunluk o kadar fazladır ki, birey ve toplum küresel düzlemde ilk kez bu kadar ilişkili olmaktadır. Modernitenin insan ilişkilerine getirdiği dinamizm özellikle güvenlik mekanizmaları ve risk ortamlarındaki değişiklikle ilgilidir. Modernliğin dinamizmi seçenekleri arttırdığı gibi risk koşularını da yoğunlaştırmıştır. Modernitenin düşünümsel özelliği, birey-toplum ilişkisinde “ben”in oluşum sürecine nüfuz etmektedir. Başka bir deyişle, modern dönemde “ben”in kendisi yansımalı bir projeye, kişisel hayatın mahrem yönlerindeki değişmeler de geniş düzlemde sosyal ilişkilerle bağlantılı bir yapıya dönüşür. Modern toplumları dünya görüşlerindeki, özel kanaatlerindeki ve dinsel inançlarındaki çoğulculuk karakterize eder; buna hızla ilerleyen sosyo-kültürel bir gelişme ve bununla bağlantılı olan ekonomik, politik ve toplumsal amaç ve hedeflerdeki değişmeler eşlik eder. Kısmen kendi içinde ayrışık olan bu çeşitlilikte, ahlaka ilişkin sorunlar üzerinde uzlaşma artık olağan olmaktan çıkar; hatta karşıt çıkarlar ve farklı ihtiyaçlar nedeniyle çoğu zaman uzlaşma yoktur. O bakımdan herkese akılcı yoldan benimsetilmiş, dolayısıyla da herkesten talep edilebilecek temel ahlak ilkeleri üzerinde bir uzlaşmaya varılması kaçınılmaz olduğu kadar, bu ilkelerin fiili ahlaki geçerlilik taleplerinin meşrulukları açısından eleştirel bakış açısıyla sorgulanması da şarttır. Ahlak sorunsalında hiç kimse doğuştan bir başkasından daha yetkin değildir, fakat bu konuda daha bilgili, daha aydın olma ihtimali vardır ve bu nedenle de kendi yerini daha kolay bulur, eleştirel yaklaşımıyla daha kolay belirler. Bu aydınlanma sürecinde, etiğin işlevsel olarak önemi büyüktür: Bireyi vesayet altına almayacak, aksine toplum içinde diğerleriyle birlikte yaşarken bireyin kendini nasıl kendi olarak gerçekleştirebileceğine ya da neyse o olarak varolabileceğine ilişkin yolları gösterecektir. Ancak, küresel risk toplumunda bu yollar, “ben”in ışığında müphem olacaktır…
RİSK KAVRAMI
Postmodern günümüzde, korku faktörü, medyanın yaydığı sonu gelmez tehlike haberleri bir yana, kilitlenen arabaların ve ev kapılarının, güvenlik sistemlerinin, bütün yaş ve gelir gruplarında ‘kapalı’ ve ‘emin’ cemaatlerin artmasının ve kamusal mekanlarda artan kontrolün gösterdiği gibi, kesinlikle büyümektedir. Bir zamanlar şehirlerin kurulmasına neden olan korkuların yerini, çağımızda genel olarak “kentsel korkular” almıştır; “içerideki düşman”a ilişkin korkular… Risk teriminin Portekizce’deki bir kökü “cesaret etmek”ten geldiğine göre; öncelikle korkularımızı tanımlayıp, onların üzerine gitme cesaretini gösterebilmeliyiz. Nitekim korku, insan yaşamında yeni bir şey değil. İnsanoğlu başından beri bunu biliyor. İnsanlığın en belirgin özellikleri için düzenlenebilecek herhangi bir listede korku en başta yer alacak öğeler arasındadır. Tarihin her döneminin kendisini diğerlerinden ayıran korkuları vardır. Ya da daha doğrusu, her bir dönem, aslında bütün dönemlerde var olan korkulara kendine uygun farklı adlar veriyor. Bu adlar gizli yorumlardır ve bu korkulan tehditlerin kökenlerinin nerede olduğu, kişinin bu tehditlerden korunmak için neler yapabileceği ya da kişinin bunları savuşturmak için neden hiçbir şey yapamadığı hakkında bilgiler verirler. Sonuçta insanlığın en belirgin özelliklerinden birisi de şudur: İnsanlardaki bilişsel ve itkisel yetiler/melekeler birbiri ile o denli iç içe geçmiştir ki, bunları birbirinden ayırabilecek ve birini ötekinden ayrı düşünebilecek olanlar yalnızca ayırma sanatının ustaları olan ve kendilerine felsefeciler denen insanlardır. Bu tehditlerin kendileri de her zaman için aynı olagelmiş gibi görünüyor. Nitekim, Sigmund Freud tüm zamanların tehditlerini sınıflandırıyordu: Biz üç yönden gelen acıların tehdidi altındayız: Birincisi, çürümeye ve dağılmaya mahkum olan ve uyarı işaretleri olarak acı ve endişe olmadan yapamayan kendi bedenimizden; ikincisi, ezici ve acımasız yıkım güçleri ile üzerimize gelen dış dünyadan; ve son olarak da diğer insanlarla ilişkilerimizden kaynaklanan acıların tehdidi altındayız. Bütün bu üç tehdidin arkasında hayalet gibi duran şey, “bütün tehditlerin anası” olan, bütün öteki tehditleri doğuran ve bunların bitmesine asla izin vermeyen bir tehdittir: Sonun, ani bir bitişin ve nihai bir bitişin, ötesinde hiçbir başlangıcı olmayan bir sonun tehdidi. Ölüm, böyle bir sonun prototipidir ve sadece tek bir biçimde ortaya çıkan tek sondur. İnsan olmak demek bunu bilmek, bu konuda hiçbir şey yapamamak ve hiçbir şey yapamayacağını bilmek demektir. Bundan dolayı da insan olmak demek aynı zamanda da korkmak (korkuyu tatmak) demektir. Korkunun bize çağrıştırdığı risk kavramına baktığımızda; örneğin, geleneksel kültürlerde böyle bir kavramın olmadığını görürüz. Çünkü böyle bir şeye ihtiyaçları yoktu. Risk, şans ya da tehlike ile aynı şey değildir. Risk gelecekteki olasılıklar düşünülerek etkin biçimde değerlendirilen tehlikeleri anlatır. Dolayısıyla, ancak geleceğe yönelmiş (geleceği kesinlikle fethedilecek ya da sömürgeleştirilecek bir bölge olarak gören) bir toplumda geniş bir kabul görecektir. Geleceği denetim altına alma çabaları genellikle geri tepmiş ve belirsizlikle ilişki kurmanın farklı yollarının aranmasını zorunlu kılmıştır. Neler olup bittiğini açıklamanı en iyi yolu iki tip risk arasında bir ayrım yapmaktır. Bunlardan ilki dışsal risk olarak tanımlanabilecek, dışarıdan kaynaklanan, geleneğin ya da doğanın sabitliklerinden gelen risktir. İşte bu risk ile gelişmekte olan bilgilerimizin dünya üzerindeki etkisiyle yaratılan “imal edilmiş risk” arasında bir ayrım yapılabilir. İmal edilmiş risk, karşılaşma konusunda çok az tarihsel deneyime sahip olduğumuz risk durumlarını anlatır. Bu tür riskler doğrudan, yoğunlaşmakta olan küreselleşmenin etkisi altındadır. İmal edilmiş risk sadece doğayla ilgili değildir. Yaşamın diğer alanlarına da girmiştir. Bu durumda insanlar giderek riski daha fazla dikkate alarak düşünmeye başlamışlardır. Geçmiştekinden çok daha açık olan kişisel özelliklerle, bu durumun getirdiği tüm fırsat ve tehlikelerle yüzleşmek durumundadırlar. İmal edilmiş riskin kapsamı genişledikçe yeni bir risklilik boyutu ortaya çıkar. Fakat bu riskte riskin düzeyinin ne olduğu bilinemez ve ne yazık ki bir çok durumda vakit çok geç olana kadar emin olunamaz. Risk kavramı, belirli bir tehlikeyle bağlantılı olarak hasar, yaralanma, hastalanma, ölüm ve başka olumsuzlukların meydana gelme olasılığını ifade eder. Tehlike ise genelde insanlara ve onların değer verdikleri varlıklara yönelik bir tehdit olarak tanımlanır. Tehlike sadece zehir, bakteri, toksin atıklar ya da kasırgalar gibi bariz tehditlerle sınırlı değildir. Zaman zaman, yer fıstıkları, tamponlar, otomobiller ve doğum kontrol hapları da (ve daha niceleri de) birer tehdit olarak görülmüştür. “Endişe ve cüret, korku ve cesaret, umutsuzluk ve umut birlikte doğarlar; ama bunların birbirine karışma oranı kişinin sahip olduğu kaynaklara bağlıdır. Sağlam tekneleri ve yetenekli seyrüsefercileri olanlar denizi heyecan verici bir macera alanı olarak görürler; derme çatma ve tehlikeli sandallara mahkum olanlar ise daha ziyade dalgakıranların ardına saklanırlar ve yelken açmayı korku verici bulurlar. Şeylerin istikrarsızlığından doğan korkular ve hazlar oldukça eşitsiz biçimde dağıtılır.” Hiçbir risk tanımı, kavramın anlamının ve kullanımının her yönünü kapsayamaz. Ayrıca terimin kullanımı sürekli olarak değiştiği için, terimin belirli bir toplum ve belirli bir bağlam çerçevesinde değerlendirilmesi gereklidir. Toplum ve toplumun geleceği konusunda, belirli bir dönemde geçerli olan düşünceler ve değer yargıları, riskin algılanış biçimini etkiler. Risk algısı insanın yaşadığı değişim deneyimleri tarafından şekillendirilir. Değişim karşısındaki kuşkuculuk, insanlığın sorunlarına çözüm bulmanın olanaksız olduğu inancını yansıtır. Çözümlere karşı duyulan bu güvensizlik en çok politika alanında yerleşmiş olsa da diğer toplumsal alanlara da bulaşmıştır. Toplumsal değişim anlayışının destek kaybetmesiyle beraber, günümüzdeki risk psikolojisinin değişmez parçası olan sorun enflasyonu ile karşı karşıya kalırız toplumun çözüm üretemeyeceği inancının bize bıraktığı en önemli miras, belirsizlik kültürünün kemikleşmesidir. Toplumsal roller sürekli değişirken ve neyin doğru neyin yanlış olduğu tamamen belirsizken, insanların geleceklerinden emin olamaması gayet doğaldır. Bütün bu süreçler bireyselleşme sürecini derinleştirir. Değişimlerin en önemli sonucunun da kişisel kontrol duygusundaki azalma olduğu söylenebilir. Güven kavramı gündelik konuşmalarda oldukça sık karşımıza çıkar. Bu terimin bazı anlamları diğer kullanımlarla yaygın benzerlikler gösterse de göreceli olarak bazı ince farklılıklar içerirler. Oxford İngilizce Sözlüğü’ndeki başlıca tanım “güven”i, “bir kişi ya da nesnenin bazı özellik ya da niteliklerine ya da bir ifadenin doğruluğuna itimat etme ya da bel bağlama” olarak açıklar; bu tanım faydalı bir başlangıç noktası olabilir. “İtimat” ve “bel bağlama”, açıkça, “inanç” ile ilişkili şeylerdir. Luhmann’a göre güven, özellikle yalnızca modern dönem içinde varolan bir terim olan risk ile ilişkili olarak anlaşılmalıdır. Bu kavram, öngörülemeyen sonuçların, doğanın gizli anlamlarını ya da Tanrının kutsal amaçlarını göstermesinden çok, bizim kendi etkinliklerimizin ya da kararlarımızın bir sonucu olabileceği anlayışından kaynaklanmıştır. “Risk”, büyük ölçüde, daha önceleri fortuna (yazgı) olarak düşünülen şeyin yerine geçer ve böylece kozmolojilerden ayrılmış olur. Güven, risk koşullarının farkında olunduğunu varsayarken itimatta bu yoktur. Güven ve itimatın her ikisi de hayal kırıklığı ya da üzüntüyle sonuçlanabilecek beklentilere işaret eder. Güven ile itimat arasındaki ayırım, haya kırıklığı olasılığının kişinin kendi davranışından kaynaklanıp kaynaklanmadığına ve dolayısıyla risk ve tehlike arasında bir ayırımın yapılıp yapılmadığına dayanır. Risk ve tehlikenin ayrılması olanağı modernliğin toplumsal karakteristiklerinden kaynaklanmış olmalıdır. Bu da temel olarak insan etkinliğini etkileyen rastlantısal olayların çoğunun, Tanrı ya da doğa tarafından değil, insanın kendisi tarafından yaratıldığı gerçeğinin kavranmasından ileri gelmektedir. RİSK TOPLUMU İnsanlığın bir krize yaklaşmakta olduğunun farkındayım; bu krizde insanlığın artakalan bilgisizliği, öngörüsüzlüğü ve koşullarla bağlı önyargılı bakış açıları egemen olabilir, böylelikle de insanlığı geri dönüşü olmayan bir noktaya taşıyabilir. R. Buckminster Fuller Alman sosyolog Ulrich Beck bize günümüzde “Risk Toplumu”nda olduğumuzu söylüyor. Sorunumuz artık toplumun iyi yönlerinin nasıl adil bir şekilde dağıtılacağı değil, kötü yönlerinin nasıl dağıtılacağıdır. “Sorunlara” odaklanmış durumdayız. Bunlar herkesi etkiliyor ve hiçbir kaçış yok. Yine de neler olup bittiğini tam olarak anlamıyoruz ve Beck’e göre, bilinmeyen ve bilinemeyecek bir geleceğe değinmek için yetersiz sosyal süreçler kullanıyoruz. Günümüzde dünyada meydana gelen değişimleri sadece anlamamakla kalmıyoruz, aynı zamanda bu değişimleri kontrol de edemiyoruz. Politikacılar, yöneticiler ve sorumluluk sahibi olan ve seçimler yapan diğer nüfuz sahibi gruplar; bunların hepsi yeni ekonomik, organizasyonel, teknik ve sosyal riskleri ele alabilmelerini sağlayacak bilgi konusunda umutsuz bir gereksinim içindeler. Ayrıca neyin riskli olduğuna dair de çelişen kavramlar bulunuyor. Farklı gruplar, farklı türde bilgilerle, sosyal, genetik, ekolojik ve diğer türlerde risklere odaklanıyorlar. Riskler giderek daha büyük oluyor, çünkü teknik yenilikler ve endüstriyel gelişim düzeyi dünyanın pek çok yerinde hızlanmaya devam ediyor. Ancak bizim en ciddi, en önemli risklerin nerede olduğuna dair algımız, toplum ileri gittikçe değişiyor. 1960’larda Marshall McLuhan mekanik çağda birçok etkinin çok fazla düşünülmeden gerçekleşebileceğini, çünkü yavaş hareketin hatırı sayılır bir süre boyunca tepkilerin ertelenmesini sağladığını söyleyerek uyarmıştır. Ama bu yeni elektronik çağda, etki ve tepki neredeyse aynı anda meydana gelmektedir. Bununla birlikte, Darwin teorisi bireylerin tehlikelere ve fırsatlara hızlıca tepki veremezlerse varlıklarını sürdüremeyeceklerini ileri sürer. Buradaki sorun; Laing’in de işaret ettiği gibi, dünyamızın temelde algılarımızın dünyası olmasıdır. Bazı riskleri görürüz ama bazılarını görmeyiz. Modernleşmeyi bağımsızlaşmış (kendi başına buyruk hale gelmiş) bir yenilenme süreci olarak kavrayan herkes, modernliğin de eskidiğini hesaba katmalıdır. Sınai modernliğin eskime sürecinin diğer yüzü, Risk Toplumunun meydana gelmesidir. Bu kavram modern toplumun yenilenme dinamiğinin yaratmış olduğu toplumsal, ekolojik ve bireysel risklerin gitgide sanayi toplumunun denetim ve emniyet kurumlarının etki alanından çıktığı bir gelişme aşamasını imler. Risk toplumunun kökleri bugün hayatımızı etkileyen iki temel dönüşüme kadar izlenebilir. Bu dönüşümlerin her ikisi de teknoloji ve bilimin artan etkisi ile bağlantılıdır; bununla birlikte, tümüyle bunlar tarafından belirlenmezler. İlk dönüşüme doğanın sonu, ikincisine ise geleneğin sonu denilebilir. Öyleyse bu toplum, bir yandan doğa-ötesini bir yandan da gelenek-ötesini yaşamaktadır. Geleneğin ötesinde yaşamak, hayatın artık bir tür yazgı olarak yaşanmadığı bir dünyanın içinde bulunmaktır. Doğanın ve geleneğin ötesinde yaşayan bir toplum endüstri toplumunun daha önceki biçimlerinden gerçekte bir hayli farklıdır. Batı kültürünün başlıca entelektüel gelenekleri bu zeminlerde gelişmiştir. “Riskin kurumsallaşması” modern toplumda riskin yeni rolünün temel bir karakteristiği olarak görülür: Uzman düşüncesi ve kamu söylemlerinin önemli bir bölümünü günümüzde risk profili yapılması -eldeki bilgi durumu ve geçerli koşullarda belli eylem ortamlarında riskin dağılımının ne olduğunun analiz edilmesi- oluşturur. Giddens “düşük-sonuçlu” ve “yüksek-sonuçlu” riskler arasında bir ayrım yapar: Düşük-sonuçlu riskler potansiyel olarak bireysel unsurların (örneğin belli tıbbi sonuçları olabilecek beslenme biçiminin özellikleri) kontrolü içindedir, ikincisi ise “tanım gereği … bireysel unsurlardan uzaktır, ama -yine tanımı gereği- her bireyin hayat şansını doğrudan etkiler.” (Yüksek-sonuçlu risklerin örnekleri, tuna balığındaki cıva ile Chernobyl’deki nükleer kaza arasında değişiklik gösterir) Risk değerlendirmesi, düşük-sonuçlu riskler söz konusu olduğunda bile kompleks ve sürekli değişen bir meseledir; daha büyük yüksek-sonuçlu riskler bağlamında ise oldukça spekülatif bir hale gelir. Riskin yayılma özelliği, bu yüzden hayatın artık doğasından ötürü daha riskli olmasından değildir, bunun nedeni şudur: Modernlik koşullarında, hem belirli alanlardaki uzmanlar hem de sıradan aktörler için, risk ve risk değerlendirmesi açısından düşünmek, öyle ya da böyle kısmen önceden kestirilemeyen bir karakteri olan hep varolan bir uygulamadır. Hepimizin günlük yaşamlarımıza giren muazzam büyüklükteki uzman sistemler açısından bilimin yabancısı, sıradan kişiler olduğumuz unutulmamalıdır. Bu nedenle modernliğin risk ortamı herkesi tedirgin eder; hiç kimse bundan kaçamaz. Yine de, “Risk açısından düşünmek, aynı zamanda geleceği kolonileştirme biçimi olan sonuçları stabilize etme çabasının bir aracıdır.” Gerçekten de bilimsel olarak onaylanan “risk istatistiği”nin bireysel geleceklerini “kolonize etmek”le uğraşan bireylere sunduğu değerlerin değerini düşüren birkaç etken kolaylıkla gösterilebilir; ayrıca ihmal edilemeyecek birçok durumda risk bilgisinin bireyin bireysel kaderini denetleme kapasitesini gerçekten düşündürdüğünden kuşkulanılabilir. Risk bilgisinin işleyiş biçiminde, kolektif olarak üretilen tehlikeler bireysel kurbanların özelleştirilmiş dünyalarına boşaltılır ve insanın bireysel olarak karşılaştığı ve bireysel çabalarla mücadele ettiği gerçeklikler olarak tercüme edilir. Riskler önceden seçilir ve tehlike bilincinin, riske maruz kalmanın devam etmesinin bireyin kabahati olduğuna ve riskten kaçınmanın bireysel bir sorumluluk olduğuna ilişkin ima ile birlikte geleceği şekilde önceden işlenir. KÜRESEL (DÜNYA) RİSK TOPLUMU Ekolojik krizin yeni algısının politik anlamlarını araştıran biri, geniş bir yanıt alanıyla karşılaşacaktır. Bunlardan biri; hiçbir Tanrıya, idole ya da doğaya inanmayan ama insan kararlarına, endüstri zaferlerine ya da aslında dünyayı kontrol etmek ve şekillendirmek için insan uygarlıklarının isteklerine inanan uygarlıklara yönelik bir tehditle ilgilidir. Bunun diğer yanı, politik olarak açıklarsak, yaygın yazgının deneyiminin ürettiği uygarlığın kırılganlık hissidir. ‘Yazgı’ kelimesi burada uygundur, çünkü herkes prensipte bilimsel endüstriyel kararların sonuçları ile yüzleşebilir, fakat aynı zamanda uygun değildir, çünkü olması muhtemel tehditler insan kararlarının sonucudur.
Bu durumda, ekolojik şok insanlara, politik kuramcıların savaşların korunması olduğunu düşündüğü bir deneyimi zorla kabul ettirir. Ancak bu deneyimde karakteristik bir açıklık vardır. Ulusal tarih topluluğu düşman-imajı diyalektiğinde daima yükselmişti, ekolojik kriz farkındalığı da belirli grup ya da şeylere karşı yönelen histerik panik ataklarda kendini ifade edebilir. Bununla birlikte, bu tehdidin sınır tanımadığı gerçeği ilk kez insanların bir yazgının ortak özelliğini yaşayacakları anlamına gelebilir. Paradoksal olarak, görüldüğü gibi bu insan, hayvan ve bitki arasındaki sınırları bile aşan kozmopolit günlük bir bilinçliliği harekete geçiriyor. Tehditler toplumları yaratır, küresel de tehditler küresel toplumları yaratır. Ama Dünya Risk Toplumundan söz ederken bizi haklı çıkaran tek şey bu değildir. Dünya risk toplumu teorisi, çok gelişmiş endüstriyel toplumların yan etkilerini ve tehlikelerini dışsallaştırmayı artık olanaklı kılmadığını ve ortak risk çatışmalarının tüm kurumsal yapı üzerinde bir soru işareti koyduğunu vurgular. Ayrıca, uluslarötesi sosyal alanın da adeta “insanların sırtlarının arkasında” amaçlanmamış, yadsınmış ya da ‘bastırılmış’ tehditlerle çelişkili ve gizemli bir şekilde ortaya çıktığını gösterecektir. Dünya Risk Toplumunun politik, ekonomik ve kültürel karmaşası, ancak birisi açıkça tartışılmış tehlikelerin bir çeşit ‘olumsuz akım’ oluşturduğunun farkına varırsa anlaşılabilir. Bunlar hiç kimsenin istemediği ama yine de insanların dikkatini mecbur etme, karıştırma ve çökertme şeklinde kendi yollarını bulan türetmelerdir. Günlük normalliğin içinde tamamıyla demir atmış gibi görünenleri kesinlikle ters yüz ederler. Çeşitli küresel tehlikeler, geleneksel güvenlik hesaplarını destekleyen üyelerde belirmek için darbelere neden olur. Potansiyel zararlar artık zaman ve uzamda limitsizdir: Onlar küreseldir ve uzun süre etkilidir; ve açık bir temel sorumluluğu yüklemek daha fazla olası değildir. Ayrıca kayıp ya da zarar da daha fazla parasal olarak karşılanamaz, helozonik küresel tehlikelerin en kötü etkilerine karşı birinin kendini sağlama almasının da bir anlamı yoktur. Gerçekte en kötü durum meydana geleceği için, sonrasında-bakım için bile herhangi bir plan yoktur. Nitekim küreselleşme teorisinin evrenselleştirip-yerelleştiren paradoksu bağlamında Beck’in “modernleşmenin riskleri çatısı altında, suçlu ve mağdur bir süre sonra aynı varlık haline gelmektedir” çıkarsamasındaki en büyük risk de, sadece kaybedenlerin olabileceği, bir nükleer savaştır. ETİK KAVRAMI
Felsefenin bir disiplini olan etik, kendini ahlâki eylemin bilimi olarak anlar. Ahlâkilik kavramını temellendirmek üzere insan pratiğini, mevcut ahlâkilik koşulları açısından araştırır. Burada ahlâkilik, bir eylemi ahlâki açıdan iyi bir eylem olarak tanımlamayı mümkün kılan niteliği ifade eder. Bu saptama, -etik, seçkinlere özgü; günlük yaşam pratiğinden uzaklaşmış bir alan olarak anlaşılabileceği için- kimsenin etikle uğraşmasına gerek olmadığı anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır. Etik üzerine düşünmek, salt ahlak filozoflarının ya da etik uzmanlarının tekelinde değildir. Her insan az ya da çok etik üzerine düşünür. Ahlaki pratiğin müphemlikleri ile etiğin, ahlak kuramının açmazları arasında ahenkli bir tını var: Ahlaki kriz etik bir krize yansır. Etik –tek ahlak kuralı, her ahlaklı kişinin itaat etmek zorunda olduğu, birbirleriyle tutarlı ilkelerden oluşan tek buyruklar grubu- insani tarzların ve ideallerin çoğulluğunu bir tehdit, ahlaki yargıların müphemliğini düzeltilmesi gereken marazi bir durum olarak görür. Modern dönem boyunca ahlak felsefecilerinin çabaları, çoğulluğun azaltılması ve ahlaki müphemliğin def edilmesi hedefine yönelikti. Modernlik koşulları altında yaşayan çoğu erkek ve kadın gibi, modern etik, modern ahlakın gündelik yaşam pratiğinde kalıba döküldüğü tatsız durumdan bir çıkış yolu aramıştır. Başlangıçta çoğulculuğun gelişi (gelenek kalıbının kırılması, bölgesel ve yerel topluluğun sıkı ve titiz denetiminin kalkması, dini etik tekelin pençesinin gevşemesi) düşünen, tartışan ve yazan azınlık tarafından sevinçle karşılandı. Başlangıçta çoğulculuğun özgürleştirici etkisi vurgulanıyordu: İnsanlar artık doğum tesadüfüne bağlı olarak değişmez kalıplara dökülmeyecekler, tesadüfen ait oldukları insanlığın küçük bir kısmının baskısı altında olmayacaklardı. Yeni özgürlük duygusu sarhoş ediciydi; zafer çığlıklarıyla kutlandı ve vecd ile yaşandı. Giovanni Pico della Mirandola, “insanın istediği olabilmek için hava kadar özgür olduğu” çıkarsamasından felsefecilerin aldıkları keyfi çok güzel ifade ediyordu. Etiğin temelleri “gerçekten var olan” ampirik erkeklerin ve kadınların “doğasında”; insanların hedeflerinin peşinde koşarken ve birbirleriyle ilişkilerinde gerçekten yaptıkları seçimlerde ortaya çıkan ham ve işlenmemiş eğilimlerde ve dürtülerde mi bulunuyordu? Böylesine “demokratik” bir insan doğası versiyonu, felsefecilerin tinsel liderlik çabalarına çok zarar verir ve hizmetlerini gereksiz hale getirirdi. Felsefeciler, olduğu haliyle insan düzeninin karşısındaki tehdide ilişkin korkunç tablolar çizerek okurlarını korkutmayı tercih ettiler. Onlar etik yasa koyucular ve ahlaki gardiyanlar olarak aydınlatıcıların rolünü meşrulaştırmaya yarayan etik kodu bu tür erkeklerin ve kadınların “doğası”nda aradılar. Açmazın düşünülebilecek tekbir çözümü vardı: Evet evrensel olarak bağlayıcı etik rol için kaya sağlamlığında ve yeterli bir temel sağlayacak olan İnsanın doğasıdır; ama böyle bir temel görevi görecek olan şu anda olduğu haliyle, bugün görülebildiği ve kaydedilebildiği haliyle “erkeklerin ve kadınların doğası” değildir. İnsan doğası “henüz” yoktur. İnsan doğası kendi potansiyelidir; gerçekleşmemiş bir potansiyeldir, ama –en önemlisi- aklın ve akıl sahiplerinin yardımı olmadan, kendi başına gerçekleştirilemeyecek bir potansiyeldir. Bu potansiyelin hayatın gündelik gerçekliğine dönüşmesi için yapılması gereken iki şey vardı. Birincisi, insanlarda gizli olan ahlaki potansiyelin onlara açıklanması gerekiyordu; insanlar karşılama kabiliyetine sahip oldukları, ama yardımsız keşfedemedikleri standartlar konusunda aydınlatılmalıydılar. İkincisi, gerçek ahlaki davranışı desteklemek ve ödüllendirmek üzere dikkatle tasarlanmış bir ortamın hazırlanmasıyla bu standartlara uymaları için onlara yardımcı olmak gerekiyordu. Her iki görev de açıkça profesyonel vasıflar –öncelikle öğretmenleri, ikinci olarak yasa koyucuların vasıflarını- gerektiriyordu. Bu görevlerin aciliyeti bilgiyi, bilgilileri ve bilgililerin bilgisini uygulamaya koyabilenleri sağlam bir şekilde yüce otorite konumuna yerleştirmiştir. İnsan gerçekliğini yeniden insan doğasıyla uyumlu hale getirme kaderi, onları düşüncelerine ve eylemlerine bağlıdır. Felsefeciler eğitimciler ve vaizler -insanların birbirlerine ve kendilerine karşı davranma biçimleri üzerine konuşurken- etik önermeler kurarlar. ancak, bu davranış hakkındaki her tanımın etik önerme sayılmayı hak ettiğini söylemezler. Yalnızca insanların birbirlerine ve kendilerine karşı ne yaptığını söylemek de etik üzerine konuşmak anlamına gelmez: Bu, en fazla, ahlaki davranışın sosyolojisine ve etnografyasına ait olan önermeler yapmak demektir. Eğer yalnızca ortak davranış değil de aynı zamanda ortak değerlendirme tanımlanırsa (yani söz konusu insanların belli davranışları onaylayıp onaylamadığı hakkındaki bilgi de dahil edilirse) o zaman bu önermeler “etnoetik”e girer. “Etnoetik”, bize, tanımlanan insanlar tarafından benimsenen ancak bunları tanımlayanlarca benimsenmesi gerekmeyen ve de tabii sadece tanımlanan insanlarca benimsendiği için kabul edilebilir olmayan doğru ve yanlış anlayışlardan bahseder. Belirli insanların (“etnos”) neyin doğru ya da yanlış olduğuna inandıklarından söz eder ancak bu inançların kendisinin doğru ya da yanlış olup olmadığını söylemez. Eğer felsefeciler, eğitimciler ve vaizler etiği kendi meseleleri (ilgi alanları) yapıyorlarsa bunun sebebi tam şudur: Bunların hiçbiri doğru ve yanlışın değerlendirmesini insanların kendisine bırakmazlar ya da onların bu konudaki inançlarının otoritesini tanımazlar. Etik, yalnızca insanların ne yaptığının tanımlanmasından daha fazla bir şeydir; hatta görgülü, adil, iyi –ya da, daha genel olarak, “doğru yolda”- olmak için yapmaları gerektiğine inandıkları şeylerin tanımından daha fazla bir şeydir. Etik önermeler, tam olarak, kendi doğrulukları için insanların gerçekten ne yaptığına ya da hatta yapmaları gerektiğine inandıkları şeylere dayanmayan önermelerdir. İdeal anlamda etik, “evrensel olarak” –yani, bütün zamanlardaki tüm insanlar için geçerli olan- doğru davranışı tanımlayan bir hukuk kodudur; bu, bütün insanlar için iyiyi kötüden ayıran koddur. Etik uzmanlarının otoritesi aynı anda hem yaşamsal hem de yargısaldır. Uzmanlar yasayı ilan ediyorlar ve talimatlara doğru ve sadık bir biçimde uyulup uyulmadığının değerlendirmesini de yapıyorlar. Önermeler, otorite ve yeterli kaynakların desteğiyle en sonunda doğrulaşma eğiliminde oluyor ve bizi “uzmana bağımlı” yapmayı hedefleyen eğitim meyvesini veriyor: Sonuçta biz, er ya da geç, “bilgili insanlar”dan güvenilir rehberlik temin etme arayışına giriyoruz. Kendi yargımıza güvenmeyi bıraktığımız an yanlış yolda olma korkusuna tutuluyoruz. İşte uzmanlığa bağımlılık böyle bir korkunun üzerinde büyüyor. Fakat ne zaman ki bu bağımlılık kök salıyor ve yerleşiyor işte o zaman etik uzmanlığa duyulan gereksinim “gün gibi aşikar” oluyor ve hepsinden de önemlisi kendi kendini üretiyor. Etik kod, “gerçekten var olan” bireysel eğilimler ile insanların davranışlarına doğru anlaşılan özçıkar yön verdiği takdirde insanların sergileyecekleri varsayılan davranış biçimi arasındaki açıklıkta bir toplumsal tahakküm aracı olarak kullanılabilirdi. gerçekten de, böyle bir gedik olduğu sürece, kodun kendisi (yapmak zorunda olduğu gibi) insanın doğuştan gelen özerk ahlaki dışerke davet ya da onu gerekçelendirme dışında bir şey olmazdı. Bireysel özgürlüğün ahlaki açıdan olumlu sonuçlar vermesinin tek yolu (teoride değilse de pratikte) bu özgürlüğün dışerke bağlı olarak belirlenen standartlara teslim edilmesidir; neyin iyi olduğuna karar verme hakkını toplumsal olarak onaylanmış kurumlara bırakmak ve onların kararlarına boyun eğmektir. Bu özet olarak, ahlakın yerine yasayı koymak ve etiği yasanın modeline göre biçimlendirmektir. O zaman bireysel sorumluluk (yine teoride değilse de pratikte) toplumsal olarak onaylanmış etik-yasal kurallara uymak ya da bu kuralları ihlal etmek sorumluluğu olarak tercüme edilir. Toplumsal yaşamın öteki alanları gibi ahlak da Yasa üzerinde bina edilmelidir ve ahlakın ötesinde emir ve yasaklardan oluşan bir etik kod olmalıdır. İnsanlara ahlaki olmayı öğretmek ya da onları buna zorlamak demek bu etik koda uymalarını sağlamak demektir. Bu uslama ile, “ahlaki olmak” demek kuralları öğrenmek, ezberlemek ve izlemek demektir. Modernlik bu amaç için –yani, kuralların izlenmesi yoluyla ahlakın egemen olmasını sağlamak için- iki büyük kurum yarattı. Bunlardan biri bürokrasi öteki de iş dünyasıydı. Bu iki kurum bir çok açıdan birbirinden farklı ve birbiri ile kavgalıdır. Fakat çok önemli bir konuda anlaşırlar: Bunların her ikisi de duyguların öldürülmesine ya da en azından sınırlandırılmasına dayanır. Hannah Arendt, “insanların, herkesin ortak görüşü ile tamamen çatışan bir yargı da olsa doğruyu yanlıştan ayırabilme yetisine sahip olabilmelerini” diliyordu. Böyle bir dilek, bürokrasi ve iş dünyasının egemenliğindeki dünyada ne kadar müphem görünse görünsün Arendt son ahlak umudunu ve ahlakın sürgün edildiği alanın ahlak için yeniden açılması yolundaki –ne kadar zayıf olsa da- tek gerçekçi stratejiyi bu dilekte görüyordu. Bu dileği karşılama çabalarında “uyulacak hiçbir kural yoktur… çünkü daha önce örneği olmayan şeylerin bir kuralı yoktur”. Başka bir deyişle, kendi ahlaki sorumluluğu için sorumluluk alması gereken tek kişi ahlaki bireyin kendisidir. KÜRESEL (DÜNYA) RİSK TOPLUMU VE ETİK
Bir yanda ideolojiler giderek çökerken ve siyasalar gün geçtikçe yararlı edimlere dönüşürken, öte yanda ekonominin hızla küreselleşmesi, uygulayımsal devrimin hız kazanması ve yeni sanayi ülkelerinin sayısının artmaya başlaması, dünyayı ve dünyanın dönüşümlerini ekonomik gerçekliğin yönettiğini düşündürüyor. Yetkeci ya da erktekelci yönetimler çöktü, ama neredeyse hiçbir zaman bu çöküşe halkın baskısı yol açmadı. Ülkeler aniden yaşam düzeylerinde bir gerilemeye tanık olmaya başladı, ama bu felaket devrimci ayaklanmaları doğurmadı. Siyasal partiler seçimlerdeki işlevlerine indirgendiler, artık ne toplumsal hareketleri temsil ediyorlar ne de bir toplum tasarısının savunuculuğunu üstleniyorlar. Siyasal yaşam, ekonomik yeniden yapılandırma programlarına ve bunların sonucuna bağlı artık, özel yaşamın alanı genişledikçe genişliyor ve birçok ülkede en tutkulu hareketleri, hatta bazen siyasal yönetimleri ateşleyen şey, ekonomik çıkar ya da sınıf bilinci değil, budunsal ya da dinsel bilinç. Toplumsal alan ve siyasal alan, bir yandan uygulayımsal-ekonomik gerçekliklerin, öte yandan da ulusçulukların ya da dinsel bütünleşmeciliklerin ve özel yaşama ilişkin sorunların baskısı altında boşalıyor ya da çöküyor. İçinde yaşadığımız dünya, parçalanmışlık, süreksizlik ve sonuçsalsızlık ile belirleniyor. Böyle bir dünyada akıllı ve temkinli olmak demek, uzun vadeli planlar yapmamak ya da uzak geleceğe yatırım yapmamak (kişi, bugün ayartıcı olan hedeflerin çekiciliğinin ya da bugünkü avantajların değerinin yarın ne olacağını asla kestiremiyor), herhangi bir yere, insan grubuna, davaya ve hatta kişinin kendi imajlarından herhangi birine çok fazla bağlanmamak ve bugünkü seçimleri yaparken kişinin geleceği denetleme arzusu ile değil de geleceği ipotek etmeme kaygısı ile hareket etmesi demektir. Başka bir deyişle “temkinli olmak” artık genellikle taahhütten kaçınmak, fırsat çıktığı anda bu doğrultuda hareket edebilmek ve bu fırsat fırsat olmaktan çıkınca da bunu bırakabilmek demektir. Teknolojinin yol açtığı, bir uçta insan yurdunun sistemik doğasının gizlenmesiyle, diğer uçta ise ahlaki benliğin parçalarına ayrılmasıyla sonuçlanan parçalanmışlık, Risk Toplumu olarak tanımlanan şeyin en önemli etkenidir. Teknolojinin en güçlü ve en çok övülen değeri olan problem odaklı verimlilik arayışı, koordine edilmemiş maksimizasyon dürtülerinde yansır. Her dürtü eldeki işi halletmekle etkili olsa bile (ya da daha doğrusu etkili olduğu için) global sonuç sistemik dengesizliklerin hacminin ve yoğunluğunun sürekli olarak artmasıdır. Yerel düzenlerin kurulmasındaki olağanüstü başarısıyla ün kazanan stratejinin kendisi, global düzensizliğin hızla büyümesinde önemli bir etkendir. Risk bilincinin artmasını, teknolojik ilerlemeye ya da çevre sorunlarının büyümesine bağlayan yaklaşım sorgulanmalıdır. Risk bilinci geleneksel değerlerin gerilemesiyle doğru orantılı olarak artar. Bu değerlerin zayıflamasının kaynağında insanlığın karşılaştığı temel sorunlarla ilgili güçlü bir konsensüs olamaması yatar. İnsanlar birbirleriye, birbirlerine karşı düşmanca bir mesafe içinde yaşıyorlar; ahlak da, bu düşmanca mesafenin bir ifadesi oluyor. Bu mesafe, kendi başına korkunun besleneceği iyi bir ortamsa ahlak aracılığıyla, korku üreten boyutta ek bir şiddet kazanır. Çünkü söz konusu mesafe, ahlak kodeksi ile eksiksiz olarak düzenlenmekte ve denetlenmektedir. İnsanların eylemde bulundukları ortamı, ahlak dışı davranışı gerçekçi olmayacak ya da bedeli çok yüksek bir hale getirecek bir biçimde yönlendirmek ya da insanlara tek bir ahlaki kodu sorgusuz sualsiz benimseyip bütün alternatif hükümlerden nefret etmeyi aşılamak. değer krizi algısı böyle çifte anlamda fundamentalist bir etik kavramının ürünüdür. Değerler krizi ahlaka yönelik çok önemli bir tehdit olarak görülür, bunun nedeni de büyük ölçüde, bu ahlak teorisi ve pratiğinde ahlaki öznenin kendisinin özerk bir sorumluluğu olduğu düşüncesinin varolmayışıdır. Bu teori ahlaki özneleri, açıkça ya da dolaylı olarak, davranışlarını seçme sorumluluğuyla değil, kurala uymalarıyla tanımlarken, etik eğitim ve zorlama pratiği de bireylerin bu tanıma göre yaşamalarını sağlar. Bugün gerekliliğini büyük bir güçle dayatan etik kaygısı, toplumsal değil, ahlaksal bir ilkenin toplumsal etkinlik tarafından yaratılan durumlara uygulanmasıdır. Dinsel esinli ahlakın etki alanı geriledikçe ve aynı zamanda kendi haline bırakılan tekniğin gerçekte, kendi otoritesini bilimsel hakikatin kendine özgü gücüyle karıştırarak aklın haklarını kötüye kullanan teknikçi bir iktidara boyun eğdiği daha da görünür bir hal aldıkça etik’in alanı giderek genişler. Ortak değerlerin zayıflaması ve risk bilincinin artması arasında sadece basit bir neden sonuç ilişkisi yoktur. Risk duygusunun ortaya çıkması, sosyal bütünlük sorununa eğreti bir çözüm sunar, çünkü risk bilinci beraberinde belirli bir ahlak anlayışı getirir. Risk bilincinin artmasına paralel olarak geleneksel ahlak biçimleri de yıpranır. Geleneksel ahlakın marjinal bir konuma düşmesi, toplumun hiçbir değer sistemine sahip olmadığı anlamına gelmez. Aksine, geleneksel ahlakın marjinalleşmesi yüzünden ortaya çıkan boşluğu, risk bilinci ile ilişkili bir değer ve davranış sistemi doldurdu. İnsan ilişkilerinin denetimi, yeni bir etiket altında devam ediyor. Bu yeni etiketin paradokslarından biri, hiçbir değer yargısı içermediğini iddia etmesidir. Bu bağlamda “değer yargısız” ifadesi sık sık kullanılmaktadır örneğin. Bu yeni etiketin doğrudan bir değer sistemine bağlı olmayışı, kısmen kendi iç tutarsızlığının bir ürünüdür. Abartılmış bir risk duygusuna dayanan ve insanları belirsizlik deneyimiyle barışık hale getirmeye çalışan bir dünya görüşü, elbette kesin ve mutlak doğrular sunamaz. Bu durum, örneğin risk yönetimi alanında açıkça görülür. Bir yandan alkolün sağlık için büyük bir risk olduğu ilan edilirken, diğer yandan şarabın kalp krizini önlediği açıklanıyor. Kamu sağlığının temel meselelerinden biri olan, kandaki kolesterol oranıyla kalp-damar hastalıkları arasındaki ilişki bile sorgulanıyor. Tam da kesinliğin bulunmaması yüzünden sürekli ihtiyat mesajları veriliyor. İhtiyat mesajı ise meşruiyetini risklerin sürekli olarak abartılmasından alıyor. Risk bilinci toplumun sorunlarının sorumluluğunu bireye yıkar. Var olan kötülüklerin çoğu, insan ilişkilerine bağlanır. Bu sayede şiddet bireye indirgenmiş olur. Şiddet, kontrol edilemeyen bireylerin –dünyadaki zorbaların- davranışlarıyla ilişkilendirilmiştir. Şiddet, toplumsal erkin bilinçli bir dinamiği olarak görülmez. Böylece risk söylemine başvurularak bireysel davranışın düzenlenmesi çabası daha da meşrulaştırılır. Riskten kaçınma, başkalarını riske atmama, insanları riskli bireylerden koruma ve insan ilişkilerinin düzenlenmesi gereği gibi değerler, geleneksel benzerlerinden daha az ahlakçı olmayan yeni bir etiket yaratır. Yeni etiketle geleneksel ahlak arasındaki temel ayrım, yeni etiketin bireyci bir yönelişi olmasıdır. İnsanlığın yaşadığı varoluşsal sorunlara tek bir genelgeçer cevap sunmaya kalkışmaz. Geleneksel ahlakın varolan toplumsal bölünmelerle baş edemeyeceğini kabul eder ve bireyleşme sürecinin anlamlandırılmasını hedefleyen görececi bir ahlak anlayışı sunar. Sonuçta, yeni etiket toplumun tamamına model teşkil edecek tek bir yaşam tarzını savunmaz. Gerçekte, toplumsal parçalanmayı olumlar ve bütün kimliklerin eşit saygı hak ettiğini vurgular. Nitekim günümüzde etik için de geçerli olan müphemlik kavramı genel anlamda özel bir meseledir. Tıpkı diğer birçok küresel toplumsal sorun gibi, artık bununla da bireysel olarak savaşmak, mümkünse özel araçlarla çözmek gereklidir. Amaç ve anlamın kesinliğine ulaşmak, bireysel bir iş ve kişisel bir sorumluluk olmuştur. Gösterilen çaba kişisel çaba. Dolayısıyla çabanın iflası da kişisel olacaktır. Başarısızlıkla suçlanma da. Suçlanmanın getirdiği suçluluk duygusu da. Bu bağlamda ahlaki duruş almak demek, Öteki için sorumluluk almak ve şu varsayımlarla hareket etmek demektir. Ötekinin iyiliği, korunmak için benim çabamı gerektiren değerli bir şeydir; benim yaptığım ve yapmadığım şeyler bunu etkiler; eğer ben bunu yapmazsam bu şey asla yapılmayabilir ve hatta öteki insanların bunu yapıyor ya da yapabiliyor olmaları bu yöndeki kendi sorumluluğumu ortadan kaldırmaz. Yüzyılımızın en büyük etik felsefecisi Emmanuel Lévinas’ın ifade ettiği gibi ahlak Öteki için olmaktır. Ve bu için olmak koşulsuzdur. Ötekinin ne olduğundan ya da ne yaptığından, benim özenimi hak edip etmediğinden ve karşılığını verip vermediğinden bağımsızdır. Kişi, ahlaki sorumluluğun terk edilmesini mazur görebilen bir argümanı tasavvur edemez. Kişi, en ufak bir ahlaki haklılıkla “ben kendi payıma düşeni yaptım, benim sorumluluğum burada biter” diyebileceği bir durum düşünemez. Eğer ahlakilik bu ise, bu, süreksiz, parçalı, epizodik ve sonuçlardan kaçan yaşamla kesinlikle uyuşmuyor. İçinde yaşadığımız çağa alternatifleri açık tutma ve her an istediği gibi hareket edebilme özgürlüğüne sahip olma olgusu egemendir. Bulunduğu yerden kaçan insanların kullandığı basit fakat genel mazeret “daha fazla uzama ihtiyacım var”dır. Daha fazla uzam isteyen herkes, taahhüt altına girmemeye ve özellikle de taahhüdün alınan hazzın bitmesinden sonra sürdürülmemesine dikkat etmelidir. Dolayısıyla da bu kişiler edimlerini olası sonuçlardan arındırmalı ve eğer sonuçlar yine de ortaya çıkıyorsa, o zaman -ve peşinen- bunların sorumluluğunu reddetmelidir. Başka bir deyişle, “uzama ihtiyacım var” stratejisi ahlaki bir duruşa karşıdır. İnsanlar arasındaki ilişkilerin en yakınının bile ahlaki anlamını inkar eder. Dolayısıyla da insanlar arası ilişkilerin çekirdek unsurlarını ahlaki değerlendirmeden muaf tutar. Ve insan varoluşunun, bürokrasi ve iş dünyasının adiaforizasyon mekanizmalarının ulaşamadığı (ya da ulaşmak ihtiyacı duymadığı ya da ulaşmak istemediği) adiaforizasyona tabi tutar. Ahlaki bir duruş almak ve buna sıkı sıkıya bağlanmak çok güçleşiyor; toplumsal olarak üretilen bütün baskılar, yüzer-gezer ajanlar olmayı yeğleyen insanlar arasındaki duygusal bağları zayıflatıyor. Bu koşulları değiştiremeyen hiçbir şey, artık “ahlaki kısıtlamalardan kurtarılan” bölgeleri yeniden ahlakileştiremez. Etik kaygılar taşıyan herkesin, sorunların kökenlerinin gerçekten nerede yattığını ve ahlaki ilerleme ödevinin aslında neyle ilgili olduğunu hesaba katması gerekiyor. Yaşamsal bağlamda, adalet alanı, ahlâki sorumluluk alanından farklı değildir ve asal ahlâki sahnede zaten tam anlamıyla şekillenmiş olan temel özelliklerin tamamını barındırır. Bunların her ikisi de müphemlik alanıdır. Her ikisinin de göze batan bir özelliği, patentli çözümlerden, yan etkisi olmayan ilaçlardan ve risksiz hamlelerden yoksun oluşlarıdır. Ahlâki itkiyi ve adalet arzusunu sürekli canlı, uyanık ve etkin tutmak için ikisi de belirsizliğe, sonuçlanamazlığa, belirlenemezliğe ve müphemliğe muhtaçtır. “Risk Toplumu”nun ihtiyaç duyduğu ve yokluğunda katastrofik sonuçların ortaya çıktığı sorumluluğun genişlemesi, bizimki gibi toplumlarda en çok aşina olunan ve onaylanan terimlerle-dürüst mübadele ve yararların karşılıklılığıyla- savunulamaz ve desteklenemez. Aranan ahlak başka bir şey olacaksa, ilk olarak ve her şeyden önce bir özsınırlama etiği olmalıdır. (yakınlık ahlakının her zaman olduğu ve olmak zorunda olduğu gibi). Tam da “ahlaki birlik” bağlamında olduğu gibi, eylemin ya da eylemsizliğin sonuçlarını görme görevi (ve onları görme ihtiyacını ihmal etme ya da doğru bir biçimde görmeme suçu) ve eylemi bu sonuçlara uydurma görevi adil ve dürüst bir şekilde aktöre düşer. “Bilmiyordum”, “Ben böyle olsun istememiştim.” (söz konusu bilgisizlik Yasanın kendisinin bilinmemesi olmadığı sürece, bir hukuk mahkemesinde kabul edilebilir bir özür olsa bile) ahlaki sorumluluğun herhangi bir düzeyde kabul edilebileceği bir özür değildir. İster yakınlık çerçevesi içinde isterse ötesinde, cahilliğimden ahlaki olarak sorumluyum; imgelemimden ve eylemek ya da eylemden kaçırmak söz konusu olduğunda sınırlarını genişletmekten ahlaki olarak sorumlu olduğum gibi ve aynı derecede. Jonas gelecekteki etiğin, Belirsizlik ilkesine tabi olan Korku Bulgusallığıyla (Heuristics) yönlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir: “Ölüm kehanetine mutluluk kehanetinden daha fazla önem verilmelidir”. Tehlikeden doğan ve hep tehlikeleri biriktiren bir bulgulama bilgisi açısından, “ilk dürtü zorunlu olarak bir koruma ve önleme etiğidir, ilerleme ve mükemmelleşme etiği değil”. İçimizdeki her erkeğin ve kadının ahlaki sorumluluğu kadar kolektif ahlaki sorumluluğumuz da belirsizlik denizinde yüzer. Modern ahlak felsefesi ve adiaforize edici pratik onu teoride yadsımak ve eylemde bastırmak için elinden geleni yaptığı halde, belirsizlik her zaman ahlaki seçimin temeliydi. Bu açıdan, etiğin postmodern durumu yeni değildir. Gerçekten yeni olan bahislerin muazzamlığıdır. Postmodern özfarkındalığın açıkça ortaya koyduğu buysa, bu yeni açıklık, rahat, bulutsuz, kesinliklerimize indirdiği darbeyi dengelemek için çok fazla yol alabilir. SONUÇ
Günümüzde risk bilinci, kendi etik anlayışını getirir, toplumun sorunlarının sorumluluğunu bireye yıkar. Mevcut kötülüklerin çoğu, insan ilişkilerine bağlanır. Böylece şiddet bireye indirgenmiş olur. Şiddet, kontrol edilemeyen bireylerin –dünyadaki zorbaların- davranışlarıyla ilişkilendirilmiştir. Şiddet toplumsal erkin bilinçli bir dinamiği olarak görülmez. Böylece risk söylemine başvurularak bireysel davranışın düzenlenmesi çabası daha da meşrulaştırılır. Riskten kaçınma, başkalarını riske atmama, insanları riskli bireylerden koruma ve insan ilişkilerinin düzenlenmesi gereği gibi değerler geleneksel benzerlerinden daha az ahlakçı olmayan yeni bir etik anlayış yaratır. Yeni etik anlayışın toplumsal bütünlük sorununa bir çözüm sunabilmesinin nedeni, günümüzdeki bireyleşme deneyimine doğrudan hitap etmesidir. Çözüm olarak, yalıtılmış bireyin yaşantısına dayanan bir ahlak anlayışını kabul eder. Bireyi tekrar geniş bir topluluğa katmaya çalışmak yerine toplumun farklı parçalarını anlamlandırmaya çalışır. Geleneksel ahlakın aksine doğrudan bireye hitap etmesi onu güçlü kılar. Bütün yaşam biçimlerini meşru görerek ortak bir hedefe nasıl ulaşılacağı sorusundan kurtulmuş olur. Ayrıca, herkesi düşük beklentilere ve sınırlanmaya tabi kıldığı için, güçlü bir toplumsal düzenleme aracına sahiptir. Yeni anlayışın zayıf yönü ise, asıl büyük soru olan toplumsal bütünlük meselesinden uzak durduğu için sorulan her yeni soruyla beraber yeni bir değer ve etik tartışmasına maruz kalmasıdır. Belirli bir değer sistemi üzerinde bir konsensüs olmadığından güçlü bir ahlakçı etki doğar. Yaşamın bugüne kadar sorunsuz kabul edilen alanlarının kamuoyunun gündemine girmesinin nedeni de budur. Günümüz risk toplumundaki yeni etik anlayışın sorunlarından biri, insanoğlunun son derece olumsuz bir biçimde kavramlaştırılmasıdır. Çoğu din ve ahlak öğretisi insanın potansiyelini hor görmüştür. İnsanın, mutlak güce sahip Tanrı(lar) tarafından cezalandırılacak kötü bir varlık olduğu fikri bir biçimiyle bütün insan sistemlerinde görülür. Ancak bu sistemler, her ne kadar gizemci olsalar da, insanın özel bir varlık olduğunu kabul ediyordu ve genelde insan-merkezliydi. Oysa bugün, yeni etiketin insan-düşmanı yönelişi onun en temel özelliklerinden biri durumunda. Sorunların ve risklerin abartılması, insanın sorun çözme yeteneğinin hor görülmesiyle elele gidiyor. Bu kadar olumsuz bir insan kavramına dayanarak toplumu motive etmek ya da cesaretlendirmek oldukça zor… KAYNAKÇA Aslanoğlu, Rana A., Kent, Kimlik ve Küreselleşme, 2. Baskı, Ezgi Kitabevi, Bursa, 2000 Bauman, Zygmunt, Küreselleşme, Çeviren: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999 Bauman, Zygmunt, Postmodern Etik, Çeviren: Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998, s.244-245 Bauman, Zygmunt, Parçalanmış Hayat, Çeviren: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001 Bauman, Zygmunt, Siyaset Arayışı, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, 2000 Bauman, Zygmunt, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, Çeviren: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000 Bauman, Zygmunt, Modernlik ve Müphemlik, Çeviren: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2003 Bauman, Zygmunt, Ethics of Individuals, Canadian Journal of Sociology, Winter 2000, Vol.25, Issue 1 Bauman, Zygmunt, Bireyselleşmiş Toplum, Çeviren: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005 Beck, Ulrich, Siyasallığın İcadı, Çeviren: Nihat Ülner, İletişim Yayınları, İstanbul,1999 Beck, Ulrich, What is Globalization, Polity Press, 2000 Duhm, Dieter, Kapitalizmde Korku, Çeviren: Sargut Şölçün, 3. Baskı, Ayraç Yayınevi, Ankara, 2002 Furedi, Frank, Korku Kültürü, Çeviren: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001 Giddens, Anthony, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, Çeviren: Osman Akınhay, Alfa Yayınları, İstanbul, 2000 Giddens, Anthony, Modernliğin Sonuçları, Çeviren: Ersin Kuşdil, Ayrıntı Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1998 Giddens, Anthony-Christopher Pierson, Modernliği Anlamlandırmak, Çeviren: Serhat Uyurkulak-Murat Sağlam, Alfa Yayınları, İstanbul, 2001 Mumford, Enid, Risky Ideas in the Risk Society, Journal of Information Technology, Dec 96, Vol.11, Issue 4 Nuttal, Jon, Ahlak Üzerine Tartışmalar, Çeviren: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları,İstanbul, 1997 Pieper, Annemarie, Etiğe Giriş, Çevirenler: Veysel Atayman-Gönül Sezer, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999 Shaw, Martin, The Development of the ‘Common Risk’ Society, Society, Sep/Oct 2001, Vol.38, Issue 6 Touraine, Alain Eşitliklerimiz ve Farklılıklarımızla Birlikte Yaşayabilecek miyiz?, Çeviren: Olcay Kunal, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000 Touraine, Alain, Modernliğin Eleştirisi, Çeviren: Hülya Tufan, 3.Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000, Turner, Bryan S., Oryantalizm, Postmodernizm ve Globalizm, Çeviren: İbrahim Kapaklıkaya, Anka Yayınları, İstanbul, 2002 Waters, Malcolm, Globalization, Routledge Press, London, 1995 |